Düşmüşlerin Tanrı’sı-Bırak kapı açık kalsın

Belki bazılarınızın malumudur; Amerikalı şarkıcı/aktris Lindsay Lohan’ın adı bir müddettir İslama olan ilgisiyle beraber anılmaktadır. O elinde Kuran’la görüntülenmekte, Türkiye’yi acıtan olaylarda destek veren tweetler atmakta..Hatta en son adım olarak Türkiye’ye gelip Suriyeli mültecileri ziyaret etmekte ve Gaziantepli bir hanımın kendisine hediye ettiği başörtüsünü takmakta sorun görmemektedir. 

Bu hadise bazı Müslümanlar arasında sevinçle karşılanırken kimisi de bunu içi boş bir şey olarak görmekte, kıymet verenleri neredeyse ayıplamaktadır. ABD’de ise bir sosyal medya linçine maruz kalmakta kendi deyimiyle İngiltere’ye gidip rahat edebilmektedir.
 
Bir arkadaşımın bana anlattığına göre ise Türkiye’deki sol medyadan birileri esef verici bir tutumla, alaycılıkla “siz onun kırdığı cevizleri bilseydiniz” diye bir yazı yazmış. Ben bunu ele alacağım ama meselem ona cevap vermek değildir.
 
Türkiye’de bu alaycı inançsızlığın dindarları insanı şaşırtacak düzeyde yanlış tanıması benim için yeni bir şey değil. Kurdukları tasavvurlar öylesine etkiliyor ki kendilerini iki sene oturup konuşsanız bu tuhaf tabakayı delip geçip iletişim kuramayabilirsiniz. Bir-iki örnek verecek olursak;
 
* Dine çok mesafeli bir şahıs bir dindarı sorguluyor; “nasıl Nietzsche’yi okursun, o ateist”. “İyi ama onun yazıları ateizmden ibaret değil, o daha tonla şey yazmış, kaldı ki insan okuduğu her şeyi o olmak için okuyor olamaz değil mi?” Bu örnek için benim sinsice davrandığım düşünülebilir. Yani gerçekten de pek çok dindar bu sebepten Nietzsche’yi okumayacaktır. Pekiyi ama sizce Almanya’da düşük entelektüel düzeydeki insanlar Nietzsche okuyor mudur? Yoksa Nietzsche üst düzey bir entelektüel elit azınlıkça okunmaya baştan mahkum mudur? Bu şekilde Türkler veya Müslümanlar arasında da belirli bir kültür düzeyindeki insanların onu okuması işin doğası olmuyor mu? Hatta İslam dünyasında hayli geniş bir şekilde hüsn-ü kabul gören Muhammed İkbal’in onu okumak şöyle dursun ondan ciddi düzeyde esin alarak yazdığını söylesek??? İşin acıklı tarafı İslam karşıtlarının İslamla ilgili imajlarının DAEŞ veya Taliban’la eni konu benzerliği. Hatta dinle ilgili akıl yürütme tarzlarının aynılığı.
 
* Bir Müslümanın Freud’u okumasını abes bulan bir zata Türkiye’nin önde gelen Müslüman entelektüellerinden Erol Göka’nın doğrudan Freud’u ele alan bir kitabı, dolaylı ve/veya ikincil düzeyde ele alan ise daha fazlası olduğunu hatırlatmak gerekiyor.  “Ama o bir psikiyatrist ve çok özel birisi” denirse “ne zannediyorsunuz Avusturya’da çöpçüler mi okuyor Freud’u?” demek gerekiyor. 
 
Açıkçası bazen bizim inançsızlarımızın zihnindeki din imajını görünce insan niye inanmadıklarını anlıyor ve “benim algım böyle olsaydı ben de inanmazdım” diyor. Ama insan algısının öncesinde de seçimler olduğuna/olabildiğine inanan birisi olarak bunun onları masum çıkardığını düşünmüyorum.
 
Dönelim Lindsay Lohan’a ve kırdığı söylenen cevizlere.. Bu beni yıllar öncesinin bir tartışmasına götürdü…
 
Yaygınca bilinen bir hadis rivayeti  vardır.. Harfi harfine aktaramasam da sizlere hatırlatacak kadar bahsedeyim. Çölde giden bir fahişe susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeği  kurtarmak için ayakkabısını kullanarak bir kuyudan su çıkarır. Rivayet bize onun cennete gittiğini söyler. İbadetlerini aksatmayan bir dindar kadının ihmali nedeniyle ise bir kedi ölür, o da cehenneme gider. 
 
Tabii ki bu rivayete sıhhati de dahil pek çok açıdan yaklaşılmıştır. Bununla beraber dinin “kötü davranış” olarak gördüğü bir davranışı işleyen kişiye yine de cennete giden bir kapı açması muhakkak ki dinin özünde vardır. Hz. Hamza’nın katiline bile cennetin kapıları açıktır.
 
Yine dini bir hikayecik şöyledir. 99 kişiyi öldüren bir eşkıya pişmanlık duyar. Arınmak, sil baştan başlamak istemektedir. Ama bu hala mümkün müdür yoksa çok geç midir?Danıştığı bir din bilgini ona öfke dolu, olumsuz bir cevap verir ve onu kovalar ve o eşkıyanın öldürdüğü 100. kişi olur.  Ancak daha sonra danıştığı bir başka şahıs ona insan yaşadıkça umut /tövbe kapısının açık olduğunu hatırlatır. Ve eşkıyamız da merhametli fahişemiz gibi cennete yol bulur. 
 
Gerçekten de İslam tarihinde ve edebiyatında tövbekar eşkıya evliya motifi diye bir şey vardır.
 
Umut ve inancın öylesine köklü bir birlikteliği vardır ki İslam “Allah’ın rahmetinden ancak kafirlerin umut keseceğini” söyler. Aynı şeyi anlatmak için Kierkegaard “Ölümcül hastalık umutsuzluk” isimli eserini yazar.  Umutsuzluk küfürdür.
 
Pek çok zaman kökenini dinde bulan atasözlerimizden birisi “çıkmadık candan ümit kesilmez” derken yaşıyor olmamızın ümit için yeter sebep olduğunu bildirir. 
 
Acaba şu felsefi ideolojilerden, bir fahişeyi alıp, arındırıp cennete yerleştiren bir tane var mıdır?
 
Gereğinden fazla arındırmacı kimi dindarlar da bu rivayetten hoşlanmamakta ve dinin ana mesajına ters gibi olduğunu düşünmektedir. Ama esas marjinal olan onlardır. 
 
Hatta bu mesaj tek tek dinlerin bile ötesine geçmektedir. Hıristiyanlıkta “rahmete/lütfe mazhar” olan tövbekar fahişe Maria Magdalena (bizim Mecdelli Meryem’imiz) resmi olarak azize ilan edilir. Acaba bir fahişeyi azizeye dönüştüren hangi beşeri ideoloji vardır?
 
Yukarıdaki satırları yazarken Maria Magdalena’nın İslam dininde de aynen Hıristiyanlıkta olduğu gibi bilinen bir şahıs olduğunu hatırlatmak için “bizim Mecdelli Meryem’imiz” dedikten sonra şunu fark ettim. Nasıl da bir istek duydum onun Hıristiyanlığın ilk döneminin bir şahsiyeti olup (o Hz. İsa ile çağdaştı) bu nedenle de  İslam anlayışına göre Müslüman olduğunu hatırlatmaya. O “bizim“dir. Peygamberimizin zaman zaman kimi durumlarda söylediği gibi “o bugünkü Hıristiyanlardan çok bize layıktır”… Meryem Anamızı tüm kadınlara örnek yapan iffetli dindarlığının yanına ikinci bir Meryem, tövbekar bir fahişe yerleştirilmiştir. Daire tamamlanır. Kapı herkese açıktır. 
 
Hedonizmin yolu şarkıcı, porno yıldızı Madonna’yı Meryem yerine koyarken din bir fahişeyi alıp arş-ı alaya yükseltir.
 
Detayını hatırlayamadığım ama bir fahişenin aydınlanmış bir Guru’dan üstün olabileceğini anlatan bir Hindu hikayeciği hatırlıyorum.
 
Eğer din iddia ettiği gibi insanları arındırıyorsa o en ziyade “kirlenmişler” içindir. Bu işin öz-mantığıdır.
 
Biraz da ben alaycı konuşacak olursam fahişeler arasındaki inançlı yüzdesinin modern anlayıştaki sanatçılar veya beşeri bilimcilerden daha fazla olduğuna bahse girebilirim.
 
Esasında dinlerin menkıbeleri benzer örneklerle doludur. Ama ben günümüze gelmek istiyorum.
 
Bir arkadaşım Bülent Ersoy’un dindarlığını bir tutarsızlık olarak görüyordu. Bu adeta “olmaması gereken bir şey” di. Ben tam karşı kutbu savunuyordum. Belki de onun yaşadığı son derece zorlu deneyimler ve  son derece yalnızlaşmışlığı -doğrusunu Allah bilir- onu dine daha da yaklaştırmış olmalıdır. Hiç kimseniz kalmadığı zaman geriye kalan O’dur. Sığınacak başka hiç bir şey kalmadığı zaman geriye kalan tek sığınak O’dur. 
 
Yıllar önce bir tanıdığım nedeniyle Amerika’dan alkoliklere yönelik bir terapi programını anlatan bir kitap almıştım. Dine Avrupa’dan çok daha sempatik bakabilen Amerika’da yazılan bu kaskatı psikiyatri kitabı özellikle alkoliklerin ve cinsel sapkınların tedavisi süresince “olağanüstü” sayılabilecek şekilde “Allah’ın lütfu” gibi bir şey ile karşılaşılıyordu. Bir örnek şuydu, bir alkolik bir odada sabrının son noktasında bağırıyor çağırıyordu; ne biçim Tanrısın sen, beni bu halde nasıl böyle bırakırsın, bunca uğraştım, yakardım, dua ettim çabaladım hala bir arpa boyu yol alamadım” vb. Sonra kendi anlatışına göre birden ortalık değişik bir ışıkla aydınlanıyor ve “iyileşeceksin” diye bir ses duyuyor. Bir müddet sonra da iyileşiyor. Doğrusu benim de pek bir açıklamam yok buna ama terapi-din ilişkisi tüm bir ömürce araştırmaya değer bir şey.
 
Kendi adıma yukarıdaki anlattığım deneyimin çok benzerini yaşayan bir şahsı 1. el tanıyorum. Bir arkadaşımın öz amcası. 2-3 gün evinde bile kaldım.
 
Amerika’daki alkolikleri iyileştirmeye yönelik “isimsiz Alkolikler” derneği “Alcoholicus Anonymus” dine sığınarak alkolü bırakan insanlar tarafından başlatılmış.
 
Türkiye’de psikiyatri ve dinin ortak alanında en çok çalışan hekimlerden Mustafa Merter yetiştirdiği terapistlere hastasıyla görüşmeye çıkmadan önce namaz kılıp dua etmesini tavsiye ederken, kendilerine yardım için başvuran bir “kenar mahalle travestisi” bile olsa onun iyileşmesine yardımcı olmak için elinden gelen şeyleri ardına koymamasını söyler. 
 
Onların baş vuracak başka kimi var?
 
Şaşırtıcı mı? O zaman şunu da yazayım. Yıllar evvel bir İspanya gazetesinde şunu okumuştum; Müslüman olan Avrupalı gençler arasında yapılan bir anket şunu gösteriyor; bu gençlerin müslüman olmasındaki önemli etkenlerden birisi Batıda “cinsel kimlik” lerin uğradığı erozyon ve belirsizlik alanının aksine İslam’ın 4 başı mamur bir kadın-erkek kimliği, rol dağılımı vb sunması… 
 
Şaşırtıcı? Geleneksel ahlaka karşı olan her şeyi özgürlük sananlar için şaşırtıcı evet… Ama Allah’a şükür ki bunlar tüm insanlığı temsil edemiyor. 
 
Benzer bir şey daha yazayım o zaman; İngiltere’de estetiği ile meşhur bir iç çamaşırı mankeni Müslüman olur ve çarşaf giyip, peçe takar. Bir Tv programında konu işi biraz fazla ileri götürdüğü noktasına gelince o bunun hiç de fazla olmadığını bildirir bayanlar arasında yaygın “sonu olmayan güzellik yarışmasından” artık bıkmıştır. 
 
Sonuç şu ki özellikle  dinin olumsuz gösterdiği insanlık durumları, dini mahallerde sevilmez ise de, esasında din insanı perişan eden bu yollara kapıyı kapatıp insanı kurtarmak istediği için bu böyle. Bu yolların mağdurları için ise başvurulacak nihai kapı yine dindir.  Dindarlar bazen “Allah’ın gazabından Allah’ın rahmetine sığınırım” der.
 
Belki bir dönem onları eğlendirdikleri için makbul oldukları Kazanan’ların dünyasında kendilerine yer kalmayan, fırlatılıp atılmış “günahkarlar” dönüp dolaşıp O’nun standartlarına göre yanlış yolda oldukları dinin kapısına varıp dayanırlar..
 
Onun için siz siz olun Allah’ın özellikle açık bıraktığı kapıları kişisel tasavvurlarınızı referans alarak kapatmayın. Kendi imajınızda bir tanrı yapmayın.. Belki de herkesten daha fazla arınmak isteyen fahişelerin, düşkünlerin, şaşırmışların, yolunu kaybetmişlerin Allah’ıdır o.

Bilimi Rölatifleştirmek-Dikkat Çekmeyen Varsayımlar

Bilgi felsefesinde öyle bir konu var ki eğer elimde imkan olsaydı herkesin bunu adam akıllı öğrenmesini sağlamak isterdim.

Bu konu bilimde deneysel, gözlemsel, hesabı vb. OLMAYAN boyut yani bilimin yapılabilir olması için zaruri varsayımlar. Bunlarsız olmuyor ama bunlar da bilimsel bilginin değerini radikal bir şekilde rölatifleştiren bir rol oynuyor.

Çağlar içerisinde azıcık değişse de bizim için önemli olmayan anlam farklılıklarını geçip en yaygın kabul edilen haline geliyorum; bu temel kabuller ikiye ayrılıyor; Aksiyomlar ve postülatlar.

Aksiyomlar genelde öylesine temel ki bunlar aklın en temel kanunları gibiler. Kendiliğinden apaçık. Tartışmaya mahal bırakmayacak kadar apaçık.

“A, B’ye eşit B de C’ye eşitse A da C’ye eşittir”

veya

“Parça bütünden küçüktür”

gibi şeyler. Ve önemli olan şu aksiyomlar ispat filan edilmiyorlar, çünkü edilemiyorlar. Bunlar kendiliğinden besbelli, açıkça doğru. İspat öncesi şeyler bunlar. İspat edilirse zaten bunları ispat etmekte kullandığınız şeyler aksiyom halini alıyor, bunlar aksiyomluktan çıkıyor.

Ben aksiyom konusunu tartışmak istemiyorum. Çünkü zurnanın zırt dediği şeyler aksiyomlar değil postülatlar.

Postülatlar aksiyomlar kadar temel değil. Her bilim alanının kendi postülatları oluyor. Hatta her bilim alanı içerisindeki teorilerin kendi postülatları oluyor. Örneğin her ikisi de fizikçi olmasına ve aynı sahayla ilgilenmesine karşın Einstein’ın ve Planck’ın postülatları farklı.

Postülatlar aksiyomlar kadar temel değil demiştik. Hatta bilgi sahasına özel. Aksiyomların aksine postülatlar da bugün değilse bile gün gelip çürütülebilecek, çürütülmeye müsahit bir taraf var. Yani deney/gözlem eleştirisine o kadar da kapalı olmamakla beraber bugünün imkanlarını aştığı için yanlışlanmıyor.

Bazılarını sayacak olursak;

  • Kuvantum fiziğinde “bu boyutta tam bir determinizm olamayacağı o nedenle olasılık hesapları yapılması gerektiği” postülatı. (Ki Einstein yaklaşık ölünceye kadar buna karşı çıkıyor ama bugün Einstein yanlış Kuvantumcular doğru kabul ediliyor)
  • Einstein “Evren homojendir” diyor. Bunu nerden bildiğini soranlara “bu kabulü yapmazsam bilim yapmam imkansız olur” diyor.
  • Newton bir fiziksel ortamda (zaman-mekan yani) meydana gelen fiziksel bir hadisenin (diyelim bir arabanın yol alması) söz konusu zaman-mekanı değiştirmediği varsayımıyla yola çıkıyor. (Bu birkaç yüzyıl sonra Einstein tarafından reddediliyor, ona göre çok büyük kütleler uzayı eğebiliyor, çok yüksek süratler de zamanı yavaşlatıyor. Arabayı DEĞİL zamanı yavaşlatıyor.)
  • Freud insanı aydınlanma düşüncesine bağlı kalarak birey olarak kabul ediyor. Sorunların tüm kaynağını aile içerisindeki ilişkilerde aramakla kendisini sınırlandırıyor.
  • Durkheim insanı birey değil toplumsal bir varlık olarak kabul ediyor. İnsana dair en ama en bireysel gibi gözüken intihar hadisesinin sosyolojik boyutları olduğunu göstermek için ilk esaslı araştırmasını “psikolojikmiş gibi” gözüken bir konudan seçiyor; intihar. Ve sonuçta bunun bile bireysel olmadığını -kendince- ortaya koyuyor.
  • Ölümle ilgili tartıştıklarında Freud “ölüm içgüdüsünü” kelimesi kelimesine alıyor. Jung ise bunu sembolik alıyor. İnsanlar gerçekte ölmeyi değil sembolik ölmeyi istemektedirler; egonun çözülüp tekrar ruhun içine çekilmesi ve yok olması..Burada “kelimesi kelimesine” veya “sembolik” almanın ancak “temel kabullerle” yani postülatlara göre değiştiğine dikkat.
  • Yine Marx’ın toplumsal hadiselerin hepsinin temelinde üretim tarzının olduğunu savunuşu buna karşılık sosyolojinin kurucusu Durkheim’in her tür toplumsal olgunun temelinde din olduğunu varsayışı deney-gözlemden ziyade postülat.
  • En radikali ise matematik gibi bir sahada bile sonsuz adet aksiyom olmazsa bir şeylerin muhakkak ispattan kaçacağını, ispat edilemez olacağını ortaya kayan Gödel.

Tabii bu postülatların bazıları sıradan vatandaşın gözünde bile hayli sırıtan şeyler oluyor;

* İnsanın ihtiyaçlarının sonsuz olduğunu savunan bir ekonomi bilimi postülatı pek çok kişiye “yok devenin nalı” dedirtebiliyor.
* Bir ekonomist “paranın mutluluk ölçütü olduğunu kabul etmezsek (yani ne kadar paran varsa o kadar mutlusun; zenginsen mutlusun, fakirken mutsuzsun) ekonomi bilimi yapamayız” dediğinde kendi cenahından bile fazla destek alamıyor.

Ama çok genele yayılmamış bazı postülatlar da bize dünyanın başka türlü nasıl anlaşılabileceğine dair önemli bilgiler veriyor;

*Antropolog Paul Radin “eğer arada bir insanlarla konuşan bir Tanrı kabulü yapmazsam antropoloji yapmam imkansızlaşıyor” diyor. Zira en küçüğünden (bir Afrika kabilesi vb gibi) en büyüğüne (Batı, İslam, Hind, Çin vb) kadar bütün medeniyetlerin temelinde bir doğa üstü olduğuna inanılabilir nitelikte iletişim (vahiy veya büyük olağanüstü rüyalar) veya macera (bir yeraltı veya öte dünya yolculuğu (hiç değilse fenomenal düzeyde) mevcuttur) Şu anda antropoloji dünyasında hakim postülat ise bu tür hadiselerin hepsini insani veya doğal boyuta (doğa durumundaki insan boyutuna) indirgemektir.

Fazla uzatmayayım. İşte bu postülatlar nedeniyle bilim zannedildiği gibi sadece deney/gözlem ve teori oluşturmadan oluşmamaktadır. Bu postülatlar bilim yapabilmek için zaruridir. Mevcut imkanlarla ispatı yoktur. Newton’un durumunda olduğu gibi birkaç yüz sene alabilir. Yani içinde bulunduğumuz çağın ufku kadardır postülatlar. Elma-armutla bilim yapan adamın aksiyomlarıyla atom altı parçacıkları gözlemleyebilen adamın postülatları aynı olamıyor. Bu nedenle de bilginin üzerine inşa edildiği zeminin kendisi de sabit olmayıp ağırdan ağırdan değişen bir şey oluyor. Bir kaç ayda bir yeni model telefonlar gören nesiller için çok yavaş..Newton-Einstein durumunda olduğu gibi 100’lerce sene bile alabiliyor.

Veya aynı konuları yan yana çalışmalarına rağmen, aynı olguları gözlemlemelerine rağmen bambaşka, hatta birbirine zıt postülatlar oluşturan bilim adamları olabiliyor. Freud ve Jung. Onların bazı hastaları bile ortaktı!!!! (Sabine Spielrein-Bkz. Tehlikeli Metod filmi)

Aynı dönemin sosyologu (Durkheim) toplumsal ilişkileri temele alırken psikologu (Freud) bireyi alabiliyor.

Ama tabii ki bu bilimin işlevselliğini az etkiliyor. Pek çok şey yine Newton’a dayandırarak yapılıyor. Örneğin bir uçak kaza incelemesini Newton kanunlarını esas alarak yaparsınız, Einstein’i değil. Çünkü uçağınız ne güneş gibi büyük kütleye sahiptir ki uzayı eğsin, ne de ışık hızında gidiyordur ki zamanı hızlandırsın. Ama dikkat ederseniz burada bilim “hakikat araştırması” seviyesinden “kullanışlılık” seviyesine geriliyor.

Veya tüm sınırlılıklarına karşın hem Freud’u hem de Jung’u kullanarak insanların sıkıntılarına çözüm getirmek pekala mümkün. Biraz faydacı olmayacağız da ne yapacağız? Acıyı dindirmek de gayet yerinde bir amaç değilmidir?

Sonuçta bir marangozun güzel mobilyalar yapması için muazzam botanik bilgisine veya bir kasabın muazzam zooloji bilgisine ihtiyacı yok değil mi?Fayda pekala da amaç olabilir.

Eğer gençlerimize bir tavsiye çıkaracaksam buradan bu bilimi küçümsemek olmazdı. Bu rölatifliğinin farkında olarak, sınırlarının farkında olarak bilimde ustalık kazanmak ve kendi idealleri için bundan sonuna kadar istifade etmek olurdu. Güzel bulduğum bir deyişle “kurallar aşılmak içindir doğru ama bu onlarda ustalaşanın hakkıdır”. Bu faydacı, kullanışlı haliyle bizim bilime ihtiyacımız var. Vatanımız, milletimiz ve yardıma muhtaç bir dolu insan için.
Ve işte o ünlü “eleştirel düşünce” de “şunu-bunu beğenmemek, burun kıvırmak laf sokmak” değil bilginin içerisindeki deney/gözlem (a posteriori-ilmül ahir) olan ve olmayan (a priori-ilmül evvel) olanları birbirinden ayrıştırabilmek oluyor. Bizim de bunu yapabilen gençlerimize ihtiyaç var, trolden ziyade.?
Muhabbetle

Özgürlük Meşaleleri

Daha önce bir kaç defa değindiğim gibi şu özgürlük meselesinde bir bit yeniği var. Bir yönüyle en asaletli (kim zencilerin özgürlüğüne, kölelerin özgürlük arayışına vb. karşı çıkmayı düşünür ki?) bir şeyken, bir yönüyle de bu asaleti suistimal ederek bir dolu ahlaksızlığı  yüceltmenin bir yolu gibi de durmakta. Zaman zaman torba yasalardan şikayet edilmesi gibi yani. 
 
Siz insanların özgürleşmesini destekliyorsunuz bir başkası gelip “o zaman ihraç mallarına koyduğunuz koruyucu vergileri kaldırın” diyor. 
 
Siz garibanların onurlu bir yaşam sürmesini istiyorsunuz birisi de gelip “o zaman filanca yabancı firmanın ülkenizde petrol aramalarını da serbest bırakmalısınız” diyor.
 
Özgürlük talepleriyle açılan kapılardan hep başka şeyler de geçirilmeye çalışılınıyor. 
 
Ancak bu düşüncelerimin basit bir şekilde “muhafazakar endişeler” olmadığını, insanlığın ciddi bir dolandırılış içerisinde olduğunu gösterebilmek için şahane bir örnek yakaladım. Halkla ilişkiler uzmanı, Freud’un yeğeni Edward Bernays’in çevirdiği numaralar. Bununla ilgili kısa bir bilgi; Edward Bernays
 
Daha detaylı, resimler de içeren ama maalesef ingilizce bir yazı da burada; 
 
 
Olay şundan ibaret; bu amcam propaganda, ikna yöntemleri, kitle psikolojisi, halkla ilişkiler uzmanı. 
Vaktiyle 1. Dünya Savaşının sonrasındaki dönemde, Amerika’da erkekler sigara içse de kadınların toplum içinde sigara içmesi kabul edilir değilmiş ve gerçekten de içmiyorlarmış. Bir şirketin talebi üzerine bu amcam kadınlara sigara içirebilmek için Lucky Strike isimli sigarayı New York’ta bir Paskalya kutlamasında “kadınlara özgürlük meşalesi” adı altında içirerek bir kampanya başlatmış…
Özgürlük meşaleleri sigara yani… Resimlere bakarsanız döneminin anlayışına göre alımlı, karizmatik bayanlar, başkaldıran, tabu çiğneyen modda bugünde epeyce rant yapabilen sloganlarla (kendine inan-tatlı yerine sigara alırsan ince kalırsın vb.) sigarayı cazip bir şekilde sunmuş ve gerçekten de bu kampanya başarılı olmuş, sigara satışları artmış.
zgürlük meşaleleri - Özgürlük Meşaleleri
Bazı  kadınlar da kabul edilmez bir şeyi toplum içerisinde açıktan açığa yaptığı için “cesur ve asi” havalarına girmişler.
 
Dehşet verici değil mi? İnsanlıkla nasıl oynanıyor. 
 
İsteyenin bunu daha ileri araştırması çok kolay.  Internete Edward Bernays Torches of freedom Lucky Strike Özgürlük meşaleleri vb kelimelerinden bazılarını yazmanız yeterli. Dahasını isteyenler Edward Bernays’ın Propaganda isimli kitabını bulup okuyabilirler.
 
Bugünlerde de pek çok havalı-civalı özgürlük propagandası da aynı cinsten değil midir? Cinsellikle ilgili, kendini ifade ile ilgili, kıyafetlerle ilgili vb vb. İnsanlar şaşkına çevriliyor. Bir müddet önce ahlaksızlık olarak görülen şey bir müddet sonra “özgürlüğü temsil eden bir şeye” dönüşüyor. İş burada bitse sorun yok. Kabul edilemez şeyleri yaparak tarafına hava atan bu kadınların ellerinde attıkları havadan başka bir şey kalmıyor. Yanlış hayatlar sürüyorlar. Bir kısmı sefil, perişan oluyor ve bir başka kısım salak da bunların çok perişan olmayanlarına veya perişanlıklarını yeterince saklayabilenlerine bakıp onlara özenip “Daha Kaliforniya’yı görmeden Kaliforniya sendromuna girip” rezil rüsvan oluyor.

Beni ilgilendirense en ziyade kendi gençlerimiz, kendi insanımız..

Çok örnek yazmaya gerek var mı yoksa herkes yeterince örnek biliyor mu? Galiba bu konuyu yeterince tekrar ettim değil mi? Özgür olacağım diye rezil rüsvan olan bir dolu kişi. İntihar eden, uyuşturucudan ölen, ömrünü telef eden, maskara olup aklı başına yaşlılığa doğru gelen bir dolu insan. Örneklere girmeyeyim. Bu yazıdan amacım bu “Özgürlük Meşaleleri” ve “feminizm” arasındaki çarpık ilişkiyi anlatmak sadece.

Elin açgözlülerine kolay av olmamak için gençlerimiz de genç olmayanlarımız da “Moda” “özgürlük” “racon” vb adına çağrıldıkları ama biraz tuhaf duran şeylere bir de bilgeliğin gözüyle bir bakmayı öğrenmeliler.

İnanıyorum ki;

*atasözlerine
*anne-babalarına
*yıllarını boşa geçirmemiş ihtiyarlara
*dindarlara,
*geleneksel ahlak anlayışına
*İnsanlığın büyük bilgelerine veya doğrudan dine de bir söz hakkı verdiklerinde bilgece alternatif görüşlerin gayet yakın olduğunu görecekler.

Muhabbetle

Modernlik mi Geleneksellik mi?

20’li yaşlarımda bu soru bana sorulduğunda içimden gelen ilk tepki “niçin birisinden birisini seçmek zorunda kalayım ki? Niye ikisi birden olmuyor?” demekti. Ne zaman bu benzeri zıtlar arasında (hani bir tanesi açıkça kötü olan seçimler (ahlaklı olmak mı ahlaksız olmak mı, tevazu sahibi mi kibirli olmak mı vb)  değil de bunun gibi insanlar tarafından yapılmış suni/ideolojik (rasyonel mi mistik mi, ilerici mi gerici mi, toplumcu mu bireyci mi) bölünmeler arasında bir tercih yapma durumunda kalsam bu “ikisi bir arada“ cevabı bana her zaman birisini seçmekten daha makul göründü.

Zaman zaman kendimden şüphelendiğim de oldu. Acaba bu bir çeşit oburluk, fazla istemek mi idi? Hani “hem pastam dursun hem karnım doysun” türünden?

Ancak geçen yıllar bunun bir açgözlülük değil insan doğası olduğunu düşündürttü. Bölünmelerin ötesine geçiş ve bütünlüğü arayış pek çok psikolojik ekolde öylesine temel kabul ediliyor ki.. Örneğin Jungcu psikologlar fiziksel olanı da dahil psikolojik olanı da, hastalıkların kaynağının “bölünmeler” olduğunu tedavisinin de “birleşme, bütünleşme” olduğunu savunuyor. (Tabii bu yaklaşıma göre fiziksel/psikolojik bölünmesi de sahte, esas var olan bir birlik halindeki zihin-beden ve hastalıklar da zihin-bedensel yani “psikosomatik”) Bunun bizdeki “hastayım tevhid tabibi” ilahisine benzerliğine dikkat.

O zaman modernite ve geleneği nasıl birleştireceğiz?

Bununla ilgili bazı teoriler/yaklaşımlar var: bunları aşağıda belirttiğim gibi devşirdiğim kişi veya kurumların adıyla adlandırıyorum;

İbrahim Kalın Birleştirmesi: ona göre gelenek  “gelene ek yapmak” demek. Yani geçmişten gelen geleneğe bugünün insanı olarak bir ek yapma hakkım vardır. Yapılması gereken budur. Yoksa gelenek ölmüş olurdu. 

Erol Göka Birleştirmesi: Çok ustalıklı bulduğum diliyle Erol Göka “bize özgü bir modernlik” “bize özgü bir demokrasi” savunur ki bence bu da modern olanla geleneksel olanı birleştirmenin bir tarzıdır.

Konfüçyus Birleştirmesi: Gelenekçilerin piri olarak bilinen Konfüçyus şunu demektedir; o Descartes veya Gazalinin yaptığını yapmaya çalışmış sil baştan sıfırdan başlama noktasını aramıştı. (Bilindiği üzere bu başlangıç noktası Gazali için tasavvufi deneyimken, Descartes için “düşünüyorum öyleyse varım” ın düşünen benliğin varlığı idi) Konfüçyus bir sıfır noktası olmadığı sonucuna vardı. Gerçeği sil baştan aramak ona göre tuhaftı. Gerçek geçmişte “tecelli etmiş” veya kendisini ifşa etmiş olmalıydı. O halde gerçek için bakılması gereken yer geçmişti. Ancak Konfüçyus şunun gayet farkındaydı, geçmişte veya gelenekte diyelim, gerçek tecelli ettiyse bir onun kadar yalan da geçmişte kendisini sergilemişti. O halde geçmiş tek başına gerçek olarak alınamazdı ve “gerçek ile yalanın” ayrıştırılması görevi düşüyordu insana. Çünkü gelenekte gerçek ve yalan birbirine karışmış haldeydi. Nasıl gelenekçiler zannedildiği kadar geçmişi yüceltip durmuyorlarmış değil mi?

Roger Garaudy Birleştirmesi: Ömrünü büyük kısmını Marksist olarak geçiren Garaudy ileri yaşlarında o ham ilericiliği, yenilikçiliği olumlamaz. Sanat felsefecisi olduğu için ressamlardan örnekler verir; galiba Juan Gris idi. Oldukça modern bir ressam olan bu şahıs ” Şahsi derinliğim içimde taşıdığım geçmiş kadardır” demiş.  Ve Garaudy Van Gogh, Manet vb gibi büyük çığır açıcı yenilikçi ressamlardan örnek verir. Onlar yıllarca en sıkıcı portre ressamlarını kopyalamakla geçirmişler. Gerçekten de başarılı ressamların eserlerini kopyalama resim eğitiminin en temel ögelerinden. Ancak uzun uzun yıllardan sonra o şaşırtıcı yenilikçiliği kazanmışlar. Öyle ya niçin eline fırçayı ilk alan bir liselinin eseri “yeni” olmuyor. Olsa olsa “türedi” oluyor. Sebebi o geçmişte ustalaşmamış olması. Gerçek yeni eskiye ihtiyaç duyuyor. Konfüçyus’un ayrıştırıcılığını andırır bir şekilde Garaudy “ataların ocağından külleri değil ateşi taşımamız gerektiğini” söyler. Benzetme açıktır. Miadı dolmuş, enerjisi tükenmiş, bugün açısından anlamı kalmamış şeyleri değil halen bize ışık ve ısı sunabilen şeyler getirilmelidir.

Gai Eaton Birleştirmesi: Gai Eaton İslam modernleşmesi ile ilgili görüşü sorulduğunda Avrupa tarihinden örnek verir. Katoliklik geleneği temsil ederken Protestanlık modern, yeni olarak çıkmıştı. Bu Batı içinde muazzam yıkıcı bir çatışma doğurdu. Ancak Protestanlığın Katolikliğe yönelik eleştirileri Katolikliğin de kendini yenilemesine neden oldu. Yani birileri dışarıdan bakıyorsa siz de artık ileri götürülmesi anlamsızlaşanları bırakır ve sizi siz olmaktan çıkarmayacak yeni şeyleri almaktan da rahatsız olmazsınız. Geçen yüzyıllarda Katoliklik de oldukça modernleşmiştir. Ama Protestanlıktaki gibi geçmişten şiddetle kopan bir yenileşme değil gelenekle sürekliliği yitirmemiş bir modernlikmiş bu. Anlaşılacağı üzere Eaton Katoliklik tarzı yenilenmeyi Protestanlığınkine tercih etmekte ve Vahhabilik benzeri sert bir yenilikçilik yerine kendini yenileyen gelenekçiliği tercih etmektedir.

Schuon Birleştirmesi: Buna “konnektör tarzı birleştirme” diyeceğim. Hani şu bilgisayarların arkasındaki çok uçlu konnektörler gibi. Schuon “gelenekçilerin önde gideninden” olarak bilinmekle beraber bu gelenekçi yapıya –zaman zaman şiddetle tenkit ettiği- modern ögelerin uygun şekilde bağlanması, eklenmesi için uygun bağlantı noktaları mevcuttur. Örneğin “bilimin meşru olduğu bir konum vardır” “zaman zaman dini açıklamaların mantıksız bir hal alması (mesela teslis gibi) dindarların mantıkçı bir sorgulanışına meşru bir alan açar” “geleneksel sanat her zaman başarılı değildir. Eskiden de yeterli düzeyde yetenekli olmayan sanatçılar vardı” “modern insanın mistik/tasavvufi hikayeleri zaman zaman inanılmaz bulması” (bazı durumlarda) zihni melekelerinin gelişmişliğindendir. Diğer pek çok durumda da insanı tanımayışından ve bilgi anlayışının yanlışlığından. Modern bilgi ve sanat anlayışının bu pek sıkı karşıtından bunları duymak gerçekten enteresan değil mi?

Liberal muhafazakar birleştirmesi: Liberal muhafazakarlık da geleneksellikle yeninin karşılıklı birbirini belirleyen dansını olduğu haliyle bırakmayı savunur. Zaman zaman bunun zor bir evlilik olduğu söylense de en başarısız model hiç de sayılmaz. Bu bağlamda İngiltere’nin veya ABD’nin Fransa gibi radikal modern bir ülkeden çok daha başarılı olduğu düşünülebilir. Liberal muhafazakar radikal modernistin aksine “dine karşı özgürlüğü veya dinden özgürlüğü” değil “dinlere özgürlüğü” savunur.

AK Parti Tarzı Birleştirme: Bu geleneğine “sevdalıca” yaklaşırken en ileri teknolojileri, modernitenin hoş meyvalarını (duble yollar, köprüler, hızlı tren, otomobil vb) alır, gençleri yurt dışında doktora yapmaya teşvik eder, her ne dünyada en iyiyse kendi halkının ona layık olduğunu düşünür “bu niye benim ülkemde yok?” diye sormaya teşvik eder, kadının siyasete vb katılımında geleneksel anlayıştan oldukça farklıdır. Dev bir holografik görüntü gibi ileri teknolojik oyunları keyifle sergiler vb. Sosyal bilimlerden genişlemesine istifade eder vb.

Muhakkak başka yaklaşımlar da vardır. Ama bu yazının amacı açısından bu kadar yeter.

Sonuç olarak benim gelenek mi modernlik mi sorusuna cevabım şu; geleneği seçmeci ve eleştirel ele alabilecek liyakatte ve onunla bir süreklilik arz eden türden yeni/modernlik

Veya “modern olanı içine alıp aynen sindirim sürecinde olduğu gibi parçalarına ayırıp,  faydalı olanı bünyesine alan, gereksiz veya  zararlı olanı dışarı atan, yani modern olanı “içeren ve aşan” bir gelenekçilik.”

Muhabbetle

Bir gurbet türküsü ve “benim gökyüzüm”

Bu yazı Sezen Aksu’nun “yarası saklım” şarkısının “O Ses Türkiye” yarışmasında bir yarışmacı tarafından icra edilişi sırasında yaşananlar üzerine yazılmıştır. Önce sözlerini koyayım.

Yarası Saklım

Söz: Sezen Aksu, Yelda Karataş
Müzik: Sezen Aksu

Bir kırık gençlik hikayesi
Yok mudur sevdanın çaresi
Hasretin kızıl haresi
Çileli başıma gelip taç oldu
Ah yine o gurbet bestesi
Günün minesi soldu, soldu

Yaralı kuşum hazan güneşim
Güz ayazında kor ateşim
Bir sözün uçur göğüm gün açsın
Yadeller aldı bizi
Haberini sal kara bahtlım
Beni yanına al yarası saklım
Üzerime hatıran yağıyor
Bu yokluk yaktı bizi

Sonra videosunu:

Sezen Aksu’nun bu şarkısı sadece hayatını paylaştığı değil aynı zamanda sanatçı olarak da yaşamını paylaştığı Onno Tunç’un ölümü üzerine yazılmış. Şarkı “O Ses Türkiye” yarışmasında okunurken şarkıcının kendisine ilave olarak dört vokal koçu da ağlayınca dikkatimi çekti. Bu şarkıda belki de basit bir şarkıda olduğundan daha fazlası, kendimizi daha derinlemesine anlamamıza yarayacak bir şey olabilirdi.

Ölen birinin ardından içli bir ağıt..Yitiriş…

Sözü şarkının kendisine bırakalım..

Aslında “Bir kırık gençlik hikayesi” dediğinde Sezen Aksu kalplerimize bir dokunuyor. Pek çok gençlik şarkısı “şiribim şiribom” formatındayken bu Sezen Aksu’da sıklıkla böyle olmaz. Bir başka şarkısında da “çocukluğum kavruk, gençliğim savruk, yetişkinliğimde de bir hayır yok” demişti. Belki biz “kırılmayı” yaşını başını almış insanlara daha çok mu yakıştırıyoruz? Bu “şiribim şiribom” yaşam tarzını bir illüzyon üzerine kurulu bulsak bile bir gençten beklenen şey “feleğin çemberinden geçmiş olmak” değil de bir süreliğine bu illüzyonu yaşaması, biraz lay lay takılması olabilir mi? “o daha genç” sözü gençlere yönelik müsamahakarlığın çekirdeği gibi. Bir genç “kırık” olmamalıdır. Ama sıklıkla da olur. Mesela üniversitede okurken etrafınızdaki insanları düşünün. O gençliğin, şen şakraklığın içinde bir “kırıklık” da vardır. Söylendiği gibi cennet elması dünyaya inerken içinde bir kurt peyda olur.

“Yok mudur sevdanın çaresi”

Ve nasıl da sıklıkla gençlik için bu kırıklık bir sevdadan kaynaklanır. Nasıl şu gibi şeyler duyarız: “bir kızı sevmiş. Kız bir süre ona yakınlık göstermiş. Ama sonra okul bitince gitmiş bir daha aramamış. Görüşmeyi de reddetmiş. Sonra bir başkasıyla evlenmiş. O nedenle bizim delikanlı da kendini içki ve sigaraya vurmuş. Ama çok iyi çocuktur” veya “ailesi reddedince kız oracıkta yıkılıp bayılmış” gibi.

“hasretin kızıl haresi”

Buyrun. Bu kültürün insanının ciğerini dağlamak için sadece “hasret” demesi bile yetecekken Sezen Ablam almış onu iyice “dağlayıcı” hale getirmek için bir de kızıl hare ekliyor.  Mevlana’nın “renklerin en güzeli” diyeceği ve çok anlamlılığın köşe taşlarından “kırmızı”ya  kırmızı yerine kızıl denmesi bile bunu diyelim “arzunun rengi olarak kırmızı” yerine bir yaranın dağlanmasının rengine yaklaştırıyor.

“Çileli başıma gelip taç oldu”

İşte tam bu noktada, “çileli başım” derken şarkıcı sesine öyle içli bir şey ilave etti ki 4 jüri üyesinden üçü de butona basıp geri döndü. Bu deyim bize ait bir şeyi ne kadar da güçlü anlatabiliyor. Şuna inanmaktayım. Biz de yaşamın kaçınılmaz sıkıntılarının insanı pişiren bir rolü olduğuna inanmakta gibiyiz. Dervişler 1001 günlük çile hanelerine girebilirler, sıradan insan içinse bu terbiye hayatın kaçınılmaz olarak gelip size verdiği sıkıntılardan alınır. Zaman zaman buna şahit olduğumu düşünüyorum. Sadece düşünüyorum çünkü bu bir izlenimdi. İnsanların dertleri gündeme geldiğinde “benim payıma da düşen buymuş, onu omzuma atar taşırım, çilemi çekerim” yüz ifadesi. Okulunda “problem çözücü yaklaşım”  üzere yetişen  birisi için bu şaşırtıcı olabilir. Sorunlar “çözülmelidir”!!! Bu kaçınılmaz sıkıntının ne  kadar “kaçınılmaz” olduğu ulaşılabilecek imkanlara bağlı olarak değişir.

Burada bir acemi çaylak bizim fazla kaderci olduğumuz düşünebilirdi. Ama bu gerçekten çaylakça olurdu. Çünkü bu sorun giderme imkanları artsa da muhakkak çözümsüz sorunlar var. (burada olduğu gibi sevilen birisinin ölümü) Bizim kısmetimize düşen “terbiye edici unsur”; Özürlü bir çocuk. Tıbbın ancak kısmen bir şeyler yapabileceği sağlık sorunları; MS, Parkinson vb. İşte burada o eski büyük anlayışa dönmeyi bilmenin gerektiği yerler de var. “demek terbiye edilmem için gerekli benim kısmetime düşen şey de buymuş”. Hazin ama gerçek, ve doğru.

Acemi çaylaklardan çok çekmiş bir insan olduğum için şu alıntıyı yapma ihtiyacı duyuyorum; bu bizim “gelişmemiş” olmamızla alakalı filan değildir. Arnold Toynbee gibi dev bir bilim adamının hayatını anlattığı bir eserde “hayat eziyetlidir” dediğini  hatırlıyorum. Söylediği kendi kişisel hayatından daha fazlasıydı. “HAYAT eziyetlidir” ya da bir boyutu da eziyettir. Gerçekten Freud da,  Jung da “çözümü olmayan sorunlar” konusunu muhteşem bir şekilde ele almışlar. Hele ki Yahudi kültüründen yetişme Freud “yas terapisi” düzlemine kadar getirir konuyu.

Problemleri çözebiliyorsak ne ala. Çözemiyorsak da zaman zaman “başımıza taç” olur. Hayatımızın merkezine gelir yerleşir. Pek sevdiğim, Amerika’dan çıkan en derin mütefekkir psikaytristlerden  Scott Peck “Az seçilen yol” isimli kitabında  “pozitif düşüncecilere” (yani şiribim şiribomcular) karşı olarak “Hayat zordur. Ama onun zor olduğunu kabul ettiğinizde bir şeyler kolaylaşır” der. (Ben burada “bazı boyutlarının” zor olduğuna dair bir ikaz ekleme ihtiyacı duyuyorum. Hayatın gerçekten şirin-i şerbet zamanlarının olduğunu gözden kaçırmamak lazım)

Ama ölüp giden birisinin ardından “keşke A hastanesine değil B’ye götürseydim. Acaba organik sebzelerle besleseydim daha mı geç olurdu?” diyen birileri için de bir başka çeşit “çözüm üretebilmek” gerekiyor. Bu gerçeği tüm çıplaklığı ile kabul edebilir olmak, adam gibi yas tutabilmektir.

“Ah yine o gurbet bestesi”.. Buyrun yine.. Sadece gurbet dediğinde bile duman tütmeye başlarken (Bkz. Erol Göka “Türklerin psikolojisi”) buna bir de “besteyi” ekler Sezen Abla. Gurbetten çok “gurbet türküleri” ağlatır bizi. İnsan sanatla varlığa insani bir ilave, bir dipnot düşer adeta. Varlığın insandaki yankısı gibi. Varlığa verilen insani bir cevap gibi. “Gurbet” “hazin bir türkü” ye dönüşür; döngü tamamlanır.

Değerli birisinin ölümüne yazılmış şarkılar, insan ruhunun ölüme verdiği bu “karşılık” ne de asaletli ne de büyüktür. “bakın çantasında acep nesi var?” diyen türkü pek çok, pekkk çokkk şeyden daha fazla 80 milyonun ortak paydasına benziyor gibidir. Canımız yanarken birbirimize daha çok benziyor gibiyiz.

“çoktan unuturdum, ben seni çoktan ah o şarkıların gözü gör olsun.” şarkısında yine şarkıların, türkülerin bu özelliğine değiniliyor gibidir.

“Günün minesi soldu, soldu” derken bu “gurbet bestesi” ile temas halindeyiz. Gurbet kelimesinin güneşin batışı “gurub” ile köken olarak aynı olduğu söyleniyor. Ama sanki günün minesinin “solması”, bütününe derin bir insani acının hakim olduğu şarkıda bize mineyi vb unutturup “(sevdiğini yitirmiş bir insanın) solması “ na “ çekiyor”.

“Yaralı kuşum hazan güneşim” derken yine “yaralı kuş” un ne kadar “kırık bir gençliğe” benzediğine dikkat. Özgürce uçuşuna imrenilen, içimizde bir şeyin “keşke ona dokunabilseydim, yaklaşabilseydim, elime alabilseydim” dediği, kuşun yaralı ve biçare avcumuzda durması ne de hazin bir deneyimdir.

Galiba “hazan”ın dokunaklılığı “akşam” ınkiyle aynı. Bitişi, sona erişi anlatıyor. Yakın gelecekte soğuktan, kardan başka bir şey yok gibi. Güneşli günler sona erdi gibi yani. Bunun batı müziğinde de nasıl sıklıkla kullanılan bir deyim olduğu çok ilginç “güneşli günler sona erdiğinde ne yapacaksın?” der bir şarkı.

şarkının tekrar eden mısrası “güneşli günler sone erdi” dir.

Bir de yerli pop olsun. Son derece güçlü bir şarkı bu.

 “oh papatya, yüzümün haline bak. Seninle kim kalacak ışıklar kapanınca?”

Burada papatya laylaylom günlerini yaşamış ve geride bırakmış  bir kızdır

 “hani çok sevdiğin o filmi gördükten sonra, kısacıp kestirip saçlarını, içtin ilk sigaranı”

Ama gün gelir “ışıklar kararmaya” başlar.

“zaman mı değişti? Yoksa ben mi? Geride kaldı o günler. Aklın, belli karışmış, yüzünde gölgeler”

“oh papatya, son bir defa bana bak.  yüzümün haline bak. Seninle kim kalacak ışıklar kapanınca?”

Teoman’ın bu “büyük şarkı”sı (belki de her şeyi açıklayan) Özlem Tekin’in çığlıklarının arka planı oluşturduğu bir formatta.

Neyse kendi şarkımızdan uzaklaşmayalım;

“Güz ayazında kor ateşim”

Neyse ki bu “kışın habercisi” güz hem ayazı içerir hem de ateşi. Nedir ki bu?.. Hem bir insanın büyük, güçlü, değerli mevcudiyetinin/aşkının yoğun anısı hem de onun yitirilmiş olması mı? Belki de.. Kim bilir?

“Bir sözün uçur göğüm gün açsın”

Burada havayı neyin kararttığını daha iyi anlıyor gibiyiz. Artık bir sesin gelmemesi.

Burada tabii geleneksel sembolizm de bu “kişisel gökyüzü”nün (göğüm) insan ruhu olduğunu hatırlamak yararlı olabilir. Bu “benim göğüm” …. Bir ses işittiğimde aydınlanabilecek, ya da sesin yitip gitmesinin “gece” yi getireceği “benim gökyüzüm”. Ne güzel değil mi “benim gökyüzüm” diyebilmek?

Yadeller aldı bizi

Bir kere daha “göç” ün “gurbetin” belirlediği bir yaşam tarzının yakıcı ateşi “yad eller” . İnsanın aklına o pek dokunaklı “gurbet kuşları“ şarkısı geliyor. Bu şarkı Almanya’ya giden işçilerimizi anlatıyordu. O zaman kadar pek de dikkatimi çekmeyen Muazzez Ersoy gayet alelade gidiyordu. Ama

“gönül ezik ayrılırken alem duydu feryatları”

Cana dosta sarılırken “döneceğiz” diyordu.

derken feryadı öylesine bir çığlıkla söylüyordu ki, “gurbet kuşları” derken öyle bir yanıklık ekliyor, öyle bir  “yad eller alıyordu” ki, e yani..  Bir dönem bu şarkının tiryakisi olmuştum. Belki dinlemek isteyen olur diye koyuyorum;

 “Haberini sal kara bahtlım”
Beni yanına al yarası saklım

Bir de bu ölüp girmiş birisinden hala “haberci kuşun” beklenmesi edebiyat tarihinin en güçlü sahnelerinden birisini hatırlatıyor. “Rüzgarlı Bayır” daki Kathy’nin ölümünden sonra hayaletinin gelip Heathcliff’in penceresine vurması “Heathclifff, aç, ben Kathy.. Ben geldim,, Heathcliff”. (Neyse ki her ikisinin de ölümünden sonra bu iki garip aşıkın kırlarda el ele gezen hayaletlerini görenler olur)

Bu neyin kara bahtı bilmiyoruz. Genç ölümün mü? Yoksa daha başka bir sebepten zaten “kırılmış gençlik” mi? Nasıl  bilelim ki?  “Saklı” imiş zaten yarası. Eğer öyleyse öyle bırakmak uygun düşmez mi? Her ne ise o. Bırakalım en iyisi.

Üzerime hatıran yağıyor
Bu yokluk yaktı bizi

Ama “bu taraf” ın durumu bu işte. Yağmurda ıslanmış insanın halini hepimiz biliriz. O çaresizlik, o incinmeye, canı yanmaya daha elverişli bir hale gelmişcesine… Sırılsıklam.

Yokluk.. Daha önce mevcut bir şeyin “yokluğu” zaten tüm bu acının, kederin kaynağı. Yitiriş.

Nazan Öncel’in fevkalade güçlü bir şekilde anlattığı bir başka hasret-yitiriş şarkısında söylediği gibi “göğsümden içeri yokluğun sızıyor”. Aslında şarkının adı bile işi bitiriyor “geceler kara tren”

Ne ilginç ki bu yağmur aynı zamanda “yakıyor” da. İşte bir kere daha sembolojinin sınırları. Su bazen bu anlama gelir bazen şu anlama. Mesnevi’de “tufan” için söylenen “ateş tabiatlı su” örneğinde olduğu gibi. Semboloji hallerimiz paylaşmak için düz yazı dilinin imkanlarını aşan imkanlar sunabilir ama işte o da bir yere kadar.

Şarkımız bitti..

Ne asil şey şu insan ruhu ki bu yakıcı acı böylesi güzel bir sanat eserinin doğumunu hazırlıyor. Canımız yandığında bile ne güzellikler fışkırıyor ruhumuzdan. Ve sadece iki şahsı anlatmakla bitmiyor, önce tüm bu sözcükleri bizimle paylaştığı aynı kültür ortamındaki herkese dair bir şeyler anlatıyor. Yitirişin, yakıcı hasretin oldukça bu toprakların insanına özgü bir anlatımı.. Öylesine paylaşıyoruz ki 4 vokal koçu birden ağlıyor, dört jüri üyesinden üçü “çileli başım” ı duyunca birisi de daha sonra  geri dönüyor. Şarkıcı zaten ağlıyor.

 Ve sonra da bu ortak dili paylaşmasa bile tüm insanlara dair bir şeyleri anlatıyor. Değerli şeylerin yitirilişi.. Arkada hazırlıksızca kalakalanlar. İster ıslanmış olsun, ister yanmış.. Ne fark eder. İster karalar bağlayayım, ister “mavi saten” (Ref: “Mavi saten içinde geceler” şarkısı)  hallerimizin daha kolay anlaşılmasına, ifade edilmesine, paylaşılmasına  yarayan bu “hayallerden” daha derin bir tarafımız olmalı ki bu kadar birbirimiz anlayabiliyor olalım. Birazcık uzağız tamam ama sadece mekânsal bir uzaklık bir de kültürel.  Aynı şekilde “yanıyorsak” mekan ne, kültür ne ki?!

Muhabbetle