Düşmüşlerin Tanrı’sı-Bırak kapı açık kalsın

Belki bazılarınızın malumudur; Amerikalı şarkıcı/aktris Lindsay Lohan’ın adı bir müddettir İslama olan ilgisiyle beraber anılmaktadır. O elinde Kuran’la görüntülenmekte, Türkiye’yi acıtan olaylarda destek veren tweetler atmakta..Hatta en son adım olarak Türkiye’ye gelip Suriyeli mültecileri ziyaret etmekte ve Gaziantepli bir hanımın kendisine hediye ettiği başörtüsünü takmakta sorun görmemektedir. 

Bu hadise bazı Müslümanlar arasında sevinçle karşılanırken kimisi de bunu içi boş bir şey olarak görmekte, kıymet verenleri neredeyse ayıplamaktadır. ABD’de ise bir sosyal medya linçine maruz kalmakta kendi deyimiyle İngiltere’ye gidip rahat edebilmektedir.
 
Bir arkadaşımın bana anlattığına göre ise Türkiye’deki sol medyadan birileri esef verici bir tutumla, alaycılıkla “siz onun kırdığı cevizleri bilseydiniz” diye bir yazı yazmış. Ben bunu ele alacağım ama meselem ona cevap vermek değildir.
 
Türkiye’de bu alaycı inançsızlığın dindarları insanı şaşırtacak düzeyde yanlış tanıması benim için yeni bir şey değil. Kurdukları tasavvurlar öylesine etkiliyor ki kendilerini iki sene oturup konuşsanız bu tuhaf tabakayı delip geçip iletişim kuramayabilirsiniz. Bir-iki örnek verecek olursak;
 
* Dine çok mesafeli bir şahıs bir dindarı sorguluyor; “nasıl Nietzsche’yi okursun, o ateist”. “İyi ama onun yazıları ateizmden ibaret değil, o daha tonla şey yazmış, kaldı ki insan okuduğu her şeyi o olmak için okuyor olamaz değil mi?” Bu örnek için benim sinsice davrandığım düşünülebilir. Yani gerçekten de pek çok dindar bu sebepten Nietzsche’yi okumayacaktır. Pekiyi ama sizce Almanya’da düşük entelektüel düzeydeki insanlar Nietzsche okuyor mudur? Yoksa Nietzsche üst düzey bir entelektüel elit azınlıkça okunmaya baştan mahkum mudur? Bu şekilde Türkler veya Müslümanlar arasında da belirli bir kültür düzeyindeki insanların onu okuması işin doğası olmuyor mu? Hatta İslam dünyasında hayli geniş bir şekilde hüsn-ü kabul gören Muhammed İkbal’in onu okumak şöyle dursun ondan ciddi düzeyde esin alarak yazdığını söylesek??? İşin acıklı tarafı İslam karşıtlarının İslamla ilgili imajlarının DAEŞ veya Taliban’la eni konu benzerliği. Hatta dinle ilgili akıl yürütme tarzlarının aynılığı.
 
* Bir Müslümanın Freud’u okumasını abes bulan bir zata Türkiye’nin önde gelen Müslüman entelektüellerinden Erol Göka’nın doğrudan Freud’u ele alan bir kitabı, dolaylı ve/veya ikincil düzeyde ele alan ise daha fazlası olduğunu hatırlatmak gerekiyor.  “Ama o bir psikiyatrist ve çok özel birisi” denirse “ne zannediyorsunuz Avusturya’da çöpçüler mi okuyor Freud’u?” demek gerekiyor. 
 
Açıkçası bazen bizim inançsızlarımızın zihnindeki din imajını görünce insan niye inanmadıklarını anlıyor ve “benim algım böyle olsaydı ben de inanmazdım” diyor. Ama insan algısının öncesinde de seçimler olduğuna/olabildiğine inanan birisi olarak bunun onları masum çıkardığını düşünmüyorum.
 
Dönelim Lindsay Lohan’a ve kırdığı söylenen cevizlere.. Bu beni yıllar öncesinin bir tartışmasına götürdü…
 
Yaygınca bilinen bir hadis rivayeti  vardır.. Harfi harfine aktaramasam da sizlere hatırlatacak kadar bahsedeyim. Çölde giden bir fahişe susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeği  kurtarmak için ayakkabısını kullanarak bir kuyudan su çıkarır. Rivayet bize onun cennete gittiğini söyler. İbadetlerini aksatmayan bir dindar kadının ihmali nedeniyle ise bir kedi ölür, o da cehenneme gider. 
 
Tabii ki bu rivayete sıhhati de dahil pek çok açıdan yaklaşılmıştır. Bununla beraber dinin “kötü davranış” olarak gördüğü bir davranışı işleyen kişiye yine de cennete giden bir kapı açması muhakkak ki dinin özünde vardır. Hz. Hamza’nın katiline bile cennetin kapıları açıktır.
 
Yine dini bir hikayecik şöyledir. 99 kişiyi öldüren bir eşkıya pişmanlık duyar. Arınmak, sil baştan başlamak istemektedir. Ama bu hala mümkün müdür yoksa çok geç midir?Danıştığı bir din bilgini ona öfke dolu, olumsuz bir cevap verir ve onu kovalar ve o eşkıyanın öldürdüğü 100. kişi olur.  Ancak daha sonra danıştığı bir başka şahıs ona insan yaşadıkça umut /tövbe kapısının açık olduğunu hatırlatır. Ve eşkıyamız da merhametli fahişemiz gibi cennete yol bulur. 
 
Gerçekten de İslam tarihinde ve edebiyatında tövbekar eşkıya evliya motifi diye bir şey vardır.
 
Umut ve inancın öylesine köklü bir birlikteliği vardır ki İslam “Allah’ın rahmetinden ancak kafirlerin umut keseceğini” söyler. Aynı şeyi anlatmak için Kierkegaard “Ölümcül hastalık umutsuzluk” isimli eserini yazar.  Umutsuzluk küfürdür.
 
Pek çok zaman kökenini dinde bulan atasözlerimizden birisi “çıkmadık candan ümit kesilmez” derken yaşıyor olmamızın ümit için yeter sebep olduğunu bildirir. 
 
Acaba şu felsefi ideolojilerden, bir fahişeyi alıp, arındırıp cennete yerleştiren bir tane var mıdır?
 
Gereğinden fazla arındırmacı kimi dindarlar da bu rivayetten hoşlanmamakta ve dinin ana mesajına ters gibi olduğunu düşünmektedir. Ama esas marjinal olan onlardır. 
 
Hatta bu mesaj tek tek dinlerin bile ötesine geçmektedir. Hıristiyanlıkta “rahmete/lütfe mazhar” olan tövbekar fahişe Maria Magdalena (bizim Mecdelli Meryem’imiz) resmi olarak azize ilan edilir. Acaba bir fahişeyi azizeye dönüştüren hangi beşeri ideoloji vardır?
 
Yukarıdaki satırları yazarken Maria Magdalena’nın İslam dininde de aynen Hıristiyanlıkta olduğu gibi bilinen bir şahıs olduğunu hatırlatmak için “bizim Mecdelli Meryem’imiz” dedikten sonra şunu fark ettim. Nasıl da bir istek duydum onun Hıristiyanlığın ilk döneminin bir şahsiyeti olup (o Hz. İsa ile çağdaştı) bu nedenle de  İslam anlayışına göre Müslüman olduğunu hatırlatmaya. O “bizim“dir. Peygamberimizin zaman zaman kimi durumlarda söylediği gibi “o bugünkü Hıristiyanlardan çok bize layıktır”… Meryem Anamızı tüm kadınlara örnek yapan iffetli dindarlığının yanına ikinci bir Meryem, tövbekar bir fahişe yerleştirilmiştir. Daire tamamlanır. Kapı herkese açıktır. 
 
Hedonizmin yolu şarkıcı, porno yıldızı Madonna’yı Meryem yerine koyarken din bir fahişeyi alıp arş-ı alaya yükseltir.
 
Detayını hatırlayamadığım ama bir fahişenin aydınlanmış bir Guru’dan üstün olabileceğini anlatan bir Hindu hikayeciği hatırlıyorum.
 
Eğer din iddia ettiği gibi insanları arındırıyorsa o en ziyade “kirlenmişler” içindir. Bu işin öz-mantığıdır.
 
Biraz da ben alaycı konuşacak olursam fahişeler arasındaki inançlı yüzdesinin modern anlayıştaki sanatçılar veya beşeri bilimcilerden daha fazla olduğuna bahse girebilirim.
 
Esasında dinlerin menkıbeleri benzer örneklerle doludur. Ama ben günümüze gelmek istiyorum.
 
Bir arkadaşım Bülent Ersoy’un dindarlığını bir tutarsızlık olarak görüyordu. Bu adeta “olmaması gereken bir şey” di. Ben tam karşı kutbu savunuyordum. Belki de onun yaşadığı son derece zorlu deneyimler ve  son derece yalnızlaşmışlığı -doğrusunu Allah bilir- onu dine daha da yaklaştırmış olmalıdır. Hiç kimseniz kalmadığı zaman geriye kalan O’dur. Sığınacak başka hiç bir şey kalmadığı zaman geriye kalan tek sığınak O’dur. 
 
Yıllar önce bir tanıdığım nedeniyle Amerika’dan alkoliklere yönelik bir terapi programını anlatan bir kitap almıştım. Dine Avrupa’dan çok daha sempatik bakabilen Amerika’da yazılan bu kaskatı psikiyatri kitabı özellikle alkoliklerin ve cinsel sapkınların tedavisi süresince “olağanüstü” sayılabilecek şekilde “Allah’ın lütfu” gibi bir şey ile karşılaşılıyordu. Bir örnek şuydu, bir alkolik bir odada sabrının son noktasında bağırıyor çağırıyordu; ne biçim Tanrısın sen, beni bu halde nasıl böyle bırakırsın, bunca uğraştım, yakardım, dua ettim çabaladım hala bir arpa boyu yol alamadım” vb. Sonra kendi anlatışına göre birden ortalık değişik bir ışıkla aydınlanıyor ve “iyileşeceksin” diye bir ses duyuyor. Bir müddet sonra da iyileşiyor. Doğrusu benim de pek bir açıklamam yok buna ama terapi-din ilişkisi tüm bir ömürce araştırmaya değer bir şey.
 
Kendi adıma yukarıdaki anlattığım deneyimin çok benzerini yaşayan bir şahsı 1. el tanıyorum. Bir arkadaşımın öz amcası. 2-3 gün evinde bile kaldım.
 
Amerika’daki alkolikleri iyileştirmeye yönelik “isimsiz Alkolikler” derneği “Alcoholicus Anonymus” dine sığınarak alkolü bırakan insanlar tarafından başlatılmış.
 
Türkiye’de psikiyatri ve dinin ortak alanında en çok çalışan hekimlerden Mustafa Merter yetiştirdiği terapistlere hastasıyla görüşmeye çıkmadan önce namaz kılıp dua etmesini tavsiye ederken, kendilerine yardım için başvuran bir “kenar mahalle travestisi” bile olsa onun iyileşmesine yardımcı olmak için elinden gelen şeyleri ardına koymamasını söyler. 
 
Onların baş vuracak başka kimi var?
 
Şaşırtıcı mı? O zaman şunu da yazayım. Yıllar evvel bir İspanya gazetesinde şunu okumuştum; Müslüman olan Avrupalı gençler arasında yapılan bir anket şunu gösteriyor; bu gençlerin müslüman olmasındaki önemli etkenlerden birisi Batıda “cinsel kimlik” lerin uğradığı erozyon ve belirsizlik alanının aksine İslam’ın 4 başı mamur bir kadın-erkek kimliği, rol dağılımı vb sunması… 
 
Şaşırtıcı? Geleneksel ahlaka karşı olan her şeyi özgürlük sananlar için şaşırtıcı evet… Ama Allah’a şükür ki bunlar tüm insanlığı temsil edemiyor. 
 
Benzer bir şey daha yazayım o zaman; İngiltere’de estetiği ile meşhur bir iç çamaşırı mankeni Müslüman olur ve çarşaf giyip, peçe takar. Bir Tv programında konu işi biraz fazla ileri götürdüğü noktasına gelince o bunun hiç de fazla olmadığını bildirir bayanlar arasında yaygın “sonu olmayan güzellik yarışmasından” artık bıkmıştır. 
 
Sonuç şu ki özellikle  dinin olumsuz gösterdiği insanlık durumları, dini mahallerde sevilmez ise de, esasında din insanı perişan eden bu yollara kapıyı kapatıp insanı kurtarmak istediği için bu böyle. Bu yolların mağdurları için ise başvurulacak nihai kapı yine dindir.  Dindarlar bazen “Allah’ın gazabından Allah’ın rahmetine sığınırım” der.
 
Belki bir dönem onları eğlendirdikleri için makbul oldukları Kazanan’ların dünyasında kendilerine yer kalmayan, fırlatılıp atılmış “günahkarlar” dönüp dolaşıp O’nun standartlarına göre yanlış yolda oldukları dinin kapısına varıp dayanırlar..
 
Onun için siz siz olun Allah’ın özellikle açık bıraktığı kapıları kişisel tasavvurlarınızı referans alarak kapatmayın. Kendi imajınızda bir tanrı yapmayın.. Belki de herkesten daha fazla arınmak isteyen fahişelerin, düşkünlerin, şaşırmışların, yolunu kaybetmişlerin Allah’ıdır o.

Bilimi Rölatifleştirmek-Dikkat Çekmeyen Varsayımlar

Bilgi felsefesinde öyle bir konu var ki eğer elimde imkan olsaydı herkesin bunu adam akıllı öğrenmesini sağlamak isterdim.

Bu konu bilimde deneysel, gözlemsel, hesabı vb. OLMAYAN boyut yani bilimin yapılabilir olması için zaruri varsayımlar. Bunlarsız olmuyor ama bunlar da bilimsel bilginin değerini radikal bir şekilde rölatifleştiren bir rol oynuyor.

Çağlar içerisinde azıcık değişse de bizim için önemli olmayan anlam farklılıklarını geçip en yaygın kabul edilen haline geliyorum; bu temel kabuller ikiye ayrılıyor; Aksiyomlar ve postülatlar.

Aksiyomlar genelde öylesine temel ki bunlar aklın en temel kanunları gibiler. Kendiliğinden apaçık. Tartışmaya mahal bırakmayacak kadar apaçık.

“A, B’ye eşit B de C’ye eşitse A da C’ye eşittir”

veya

“Parça bütünden küçüktür”

gibi şeyler. Ve önemli olan şu aksiyomlar ispat filan edilmiyorlar, çünkü edilemiyorlar. Bunlar kendiliğinden besbelli, açıkça doğru. İspat öncesi şeyler bunlar. İspat edilirse zaten bunları ispat etmekte kullandığınız şeyler aksiyom halini alıyor, bunlar aksiyomluktan çıkıyor.

Ben aksiyom konusunu tartışmak istemiyorum. Çünkü zurnanın zırt dediği şeyler aksiyomlar değil postülatlar.

Postülatlar aksiyomlar kadar temel değil. Her bilim alanının kendi postülatları oluyor. Hatta her bilim alanı içerisindeki teorilerin kendi postülatları oluyor. Örneğin her ikisi de fizikçi olmasına ve aynı sahayla ilgilenmesine karşın Einstein’ın ve Planck’ın postülatları farklı.

Postülatlar aksiyomlar kadar temel değil demiştik. Hatta bilgi sahasına özel. Aksiyomların aksine postülatlar da bugün değilse bile gün gelip çürütülebilecek, çürütülmeye müsahit bir taraf var. Yani deney/gözlem eleştirisine o kadar da kapalı olmamakla beraber bugünün imkanlarını aştığı için yanlışlanmıyor.

Bazılarını sayacak olursak;

  • Kuvantum fiziğinde “bu boyutta tam bir determinizm olamayacağı o nedenle olasılık hesapları yapılması gerektiği” postülatı. (Ki Einstein yaklaşık ölünceye kadar buna karşı çıkıyor ama bugün Einstein yanlış Kuvantumcular doğru kabul ediliyor)
  • Einstein “Evren homojendir” diyor. Bunu nerden bildiğini soranlara “bu kabulü yapmazsam bilim yapmam imkansız olur” diyor.
  • Newton bir fiziksel ortamda (zaman-mekan yani) meydana gelen fiziksel bir hadisenin (diyelim bir arabanın yol alması) söz konusu zaman-mekanı değiştirmediği varsayımıyla yola çıkıyor. (Bu birkaç yüzyıl sonra Einstein tarafından reddediliyor, ona göre çok büyük kütleler uzayı eğebiliyor, çok yüksek süratler de zamanı yavaşlatıyor. Arabayı DEĞİL zamanı yavaşlatıyor.)
  • Freud insanı aydınlanma düşüncesine bağlı kalarak birey olarak kabul ediyor. Sorunların tüm kaynağını aile içerisindeki ilişkilerde aramakla kendisini sınırlandırıyor.
  • Durkheim insanı birey değil toplumsal bir varlık olarak kabul ediyor. İnsana dair en ama en bireysel gibi gözüken intihar hadisesinin sosyolojik boyutları olduğunu göstermek için ilk esaslı araştırmasını “psikolojikmiş gibi” gözüken bir konudan seçiyor; intihar. Ve sonuçta bunun bile bireysel olmadığını -kendince- ortaya koyuyor.
  • Ölümle ilgili tartıştıklarında Freud “ölüm içgüdüsünü” kelimesi kelimesine alıyor. Jung ise bunu sembolik alıyor. İnsanlar gerçekte ölmeyi değil sembolik ölmeyi istemektedirler; egonun çözülüp tekrar ruhun içine çekilmesi ve yok olması..Burada “kelimesi kelimesine” veya “sembolik” almanın ancak “temel kabullerle” yani postülatlara göre değiştiğine dikkat.
  • Yine Marx’ın toplumsal hadiselerin hepsinin temelinde üretim tarzının olduğunu savunuşu buna karşılık sosyolojinin kurucusu Durkheim’in her tür toplumsal olgunun temelinde din olduğunu varsayışı deney-gözlemden ziyade postülat.
  • En radikali ise matematik gibi bir sahada bile sonsuz adet aksiyom olmazsa bir şeylerin muhakkak ispattan kaçacağını, ispat edilemez olacağını ortaya kayan Gödel.

Tabii bu postülatların bazıları sıradan vatandaşın gözünde bile hayli sırıtan şeyler oluyor;

* İnsanın ihtiyaçlarının sonsuz olduğunu savunan bir ekonomi bilimi postülatı pek çok kişiye “yok devenin nalı” dedirtebiliyor.
* Bir ekonomist “paranın mutluluk ölçütü olduğunu kabul etmezsek (yani ne kadar paran varsa o kadar mutlusun; zenginsen mutlusun, fakirken mutsuzsun) ekonomi bilimi yapamayız” dediğinde kendi cenahından bile fazla destek alamıyor.

Ama çok genele yayılmamış bazı postülatlar da bize dünyanın başka türlü nasıl anlaşılabileceğine dair önemli bilgiler veriyor;

*Antropolog Paul Radin “eğer arada bir insanlarla konuşan bir Tanrı kabulü yapmazsam antropoloji yapmam imkansızlaşıyor” diyor. Zira en küçüğünden (bir Afrika kabilesi vb gibi) en büyüğüne (Batı, İslam, Hind, Çin vb) kadar bütün medeniyetlerin temelinde bir doğa üstü olduğuna inanılabilir nitelikte iletişim (vahiy veya büyük olağanüstü rüyalar) veya macera (bir yeraltı veya öte dünya yolculuğu (hiç değilse fenomenal düzeyde) mevcuttur) Şu anda antropoloji dünyasında hakim postülat ise bu tür hadiselerin hepsini insani veya doğal boyuta (doğa durumundaki insan boyutuna) indirgemektir.

Fazla uzatmayayım. İşte bu postülatlar nedeniyle bilim zannedildiği gibi sadece deney/gözlem ve teori oluşturmadan oluşmamaktadır. Bu postülatlar bilim yapabilmek için zaruridir. Mevcut imkanlarla ispatı yoktur. Newton’un durumunda olduğu gibi birkaç yüz sene alabilir. Yani içinde bulunduğumuz çağın ufku kadardır postülatlar. Elma-armutla bilim yapan adamın aksiyomlarıyla atom altı parçacıkları gözlemleyebilen adamın postülatları aynı olamıyor. Bu nedenle de bilginin üzerine inşa edildiği zeminin kendisi de sabit olmayıp ağırdan ağırdan değişen bir şey oluyor. Bir kaç ayda bir yeni model telefonlar gören nesiller için çok yavaş..Newton-Einstein durumunda olduğu gibi 100’lerce sene bile alabiliyor.

Veya aynı konuları yan yana çalışmalarına rağmen, aynı olguları gözlemlemelerine rağmen bambaşka, hatta birbirine zıt postülatlar oluşturan bilim adamları olabiliyor. Freud ve Jung. Onların bazı hastaları bile ortaktı!!!! (Sabine Spielrein-Bkz. Tehlikeli Metod filmi)

Aynı dönemin sosyologu (Durkheim) toplumsal ilişkileri temele alırken psikologu (Freud) bireyi alabiliyor.

Ama tabii ki bu bilimin işlevselliğini az etkiliyor. Pek çok şey yine Newton’a dayandırarak yapılıyor. Örneğin bir uçak kaza incelemesini Newton kanunlarını esas alarak yaparsınız, Einstein’i değil. Çünkü uçağınız ne güneş gibi büyük kütleye sahiptir ki uzayı eğsin, ne de ışık hızında gidiyordur ki zamanı hızlandırsın. Ama dikkat ederseniz burada bilim “hakikat araştırması” seviyesinden “kullanışlılık” seviyesine geriliyor.

Veya tüm sınırlılıklarına karşın hem Freud’u hem de Jung’u kullanarak insanların sıkıntılarına çözüm getirmek pekala mümkün. Biraz faydacı olmayacağız da ne yapacağız? Acıyı dindirmek de gayet yerinde bir amaç değilmidir?

Sonuçta bir marangozun güzel mobilyalar yapması için muazzam botanik bilgisine veya bir kasabın muazzam zooloji bilgisine ihtiyacı yok değil mi?Fayda pekala da amaç olabilir.

Eğer gençlerimize bir tavsiye çıkaracaksam buradan bu bilimi küçümsemek olmazdı. Bu rölatifliğinin farkında olarak, sınırlarının farkında olarak bilimde ustalık kazanmak ve kendi idealleri için bundan sonuna kadar istifade etmek olurdu. Güzel bulduğum bir deyişle “kurallar aşılmak içindir doğru ama bu onlarda ustalaşanın hakkıdır”. Bu faydacı, kullanışlı haliyle bizim bilime ihtiyacımız var. Vatanımız, milletimiz ve yardıma muhtaç bir dolu insan için.
Ve işte o ünlü “eleştirel düşünce” de “şunu-bunu beğenmemek, burun kıvırmak laf sokmak” değil bilginin içerisindeki deney/gözlem (a posteriori-ilmül ahir) olan ve olmayan (a priori-ilmül evvel) olanları birbirinden ayrıştırabilmek oluyor. Bizim de bunu yapabilen gençlerimize ihtiyaç var, trolden ziyade.?
Muhabbetle

Fakirlik

Paul Ricoeur’a göre  sembol bize ilk bakışta görünen anlamı üzerinde yorum yaptığımızda ikinci anlama götürür. Söz konusu kutsal/din olduğunda ise semboller iyice önem kazanır. Semboller bizi hakiki anlama götürecek yolun kapısı gibidir, yolu yürümek (yorum yapmak) da bizim işimiz.
 
Hatırlayınız ki eski Yunancada “symbolon” ikiye bölünmüş bir şeyi tekrar birleştirmek demekti. Diyelim “sidre ağacı” sembolünün ilk anlamından (bir ağaç) “yaratılmış ile yaratılmamışı birbirinden ayıran sınır çizgisi” gibi ikinci anlama ulaştığımızda bu iki parçayı birleştirmiş oluyoruz.
 
Ricoeur buradan şaşırtıcı bir şey çıkarır; semboller bize anlam açısından fakirliğimizi gösterir. Fakirizdir zira herşeyin sadece ilk anlamı vardır elimizde. İkincisi için demir  çarıkları giymeli, demir asayı alıp yollara düşmeliyiz. Biz fakiriz çünkü elimizdeki anlamlar hep eksik. Üstüne üstlük sembollerin mevcudiyeti bile yetmiyordu anlam vermemizi sağlayacak bütüncül bir teori yoksa sembollere nesnel bir anlam vermemiz mümkün değildi; fakirlik üstüne fakirlik.
 
Bu bana büyük bir anlayış olarak göründü. Anneciğim eskilerden bir söz aktarırdı “çalımına bakma çul kabası”.. Yani o şaşaalı yürüyüşüne bakma, eninde sonunda kıyafetinden kaynaklanıyor bu ve  o kıyafetine dayanıp çalım satacak kadar kalitesiz birisi.
 
Bu bana bir kere daha modern felsefenin fakirlik şöyle dursun sefaletini anlatıyor. Hiç bir hakiki büyük soruya (Niye varım? Tüm bu şeyler niçin var? İnsan nedir? Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Ölümden sonra ne var? Niye yaşayayım? “Güneşli günler sona erdiğinde” niçin yaşayayım? ) cevap getirememiş, kendisine bel bağlayanları tüm varoluşsal krizlerde perişan (ama şık) ortada bırakmış bu felsefeye sefil desek çok mudur?
 
Bu bana vaktiyle taa öğrenciyken denk geldiğim Afrikalı bir şairin şiirini hatırlattı. Afrika’nın Atalar dinine referanslar içeren bu şiirden aklımda kalan az bir kısım şöyleydi;
 
Ölüler ormandaki ağaçta
Ölüler çadırın direğinde
Ölüler ölü değil
 
Kahkahalarla gülsek mi, dereler ağlasak mı bilemiyordum; bu dünyanın en geri kalmışı olduğu söylenen insanlar bile ölümü bir yerlere oturtmuş, bir davranış tarzı çıkartmış, onunla yaşamayı öğrenmişti. Modern insan ne kadar anlam fakiri ne kadar da sefildi.. Olanca enerjisini “zengin gibi görünmeye ayırmış” bu fukaralara ne demek lazım? (şehitlerin ölmediğine inananların yaptıkları şaşılacak işlere ise girmeyeceğim bile) 
 
Aklıma Gai Eaton’un Varoluşçuluk ile ilgili dalga geçtiği sözleri geldi; “300 sene önce modern felsefe “düşündüğümüzü” (Descartes’in “düşünüyorum öyleyse varım” sözüne referans)  bulmuştu, 300 sene sonra “var olduğumuzu” buldu, bu da epeyce bir ilerleme sayılır”
 
Kendi adıma bunca fukaralık içerisinde modern felsefeyi yine de komple değersiz bulmuyorum zira sembolleri incelerken “ne kadar da fakirmişiz” sonucunu çıkarmak gibi bir şeyi felsefeci yapabiliyor, ama çok önemli bir şartla, esasında dindar olan bir filozof, hatta neredeyse bir teolog.
 
Muhabbetle

Utanç ve Feraset

Biraz zorlu bir konu olan “utanç travma”sını çalışırken bunu iyi anlattığını düşündüğüm sanat eserlerini bulmaya çalıştım. Bu yazıyı kısa tutmak için listeyi (Dipnot-1) aşağıda ayrıca vereceğim, ilgilenen bakabilir ve burada sadece bir tanesi üzerine yazacağım: Bu Selda Bağcan’ın “Boyacı Çocuk” isimli şarkısı.

 
İlgilenenler için sözlerini (Dipnot-2) yine ayrıca aşağıda koydum.
 
Şarkıda esas konu bir boyacı çocuğun sandığının dilinden anlatılır. Küçük bir çocuk ayakkabı boyacılığı yapmaktadır. Sonra okuluna gittiğinde eline siyah boya bulaşmış ellerini saklamaya çalışır. Onun için bu saklanması gereken bir “kara utanç” tır. Bunu becerir becermesine ama bu sefer durmadan ellerini yıkadığı tekrarlı rüyalar görmeye başlar. Şarkı şu son sözlerle biter (01:50) 
 
Eğer onun büyükleri de duysaydı benim kadar,
Bu dünyada çocuklar ellerinden utanmazlar.
 
“Utanmazlar” sözü ikinci bir kez tekrarlanır. Üçüncüde bir çığlığa dönüşür ve (müzikal tabirleri bilmediğim için bağışlayın ben kendi bildiğimden gideyim) ses “yırtılır”. Bu yırtılmayla adeta şarkıdan bir  miktar daha fazla yaklaşırız gerçeğe. Utancın insana ne yaptığını biraz daha anlar gibi oluruz.
Ben tabii ki rüyaların Marksist ekonomik-politik kökenlerini kabul ediyor değilim. (Dipnot-3) Ancak Selda Marksizmini çok ama çok aşan sanatı ile “kara utancı” anlatmayı  layıkıyla becerir.
Böylesi acı bir şeyi söz konusu etmek hangi durumda doğru olur? Bu ancak ve ancak olayların sonrasını da görmeyi kapsayan feraseti harekete geçiriyorsa olabilir; utanç utançla bitmez. Bu işin bir de sonrası var. Acılar dindirilebilir, kırılan kalpler onarılabilir, acı deneyimler şifa bulduktan sonra insanı daha üst bir varoluş düzeyine taşıyan vasıtalara dönüşebilir.
Allah bizleri olayların sadece “şimdi burada” halini değil sonralarını da görebilen ve kendilerinin ötesine geçip başkalarının da sıkıntılarını giderebilen insanlar kılsın. 
 
Muhabbetle
Dipnot-1:  Diğerleri;
  •  Cem Karaca’nın meşhur “tamirci çırağı”. Romanlardaki gibi bir aşkı umut edip zengin kıza yakınlık gösteren tamirci çırağına romanlardakinin aksine kız kendisine bile değil, ustasına bakarak  “kim bu serseri?” der.  “işçisin işçi kal”
  •  Stephen King’in şaheseri Carrie filmi. Telekinezi özelliği öfkelendikçe artan Carrie’nin  kendisine yapılan korkunç şakaya reaksiyonu tam bir gazaba dönüşür.
  •  Suç ve Ceza’da hoyratca onuru kırılan Katerina’nın çıldırış ve ölüşü 
  • Tüm yakınlarını kaybedince köyden şehre zengin amcasının yanına gelen Kezban’a şımarık kızların gülüşü. Ancak batı kültüründe olduğu gibi trajediye değil de mutlu sona inanan kültürümüzün sonucu olacak ki sonuçta  esas kazanan Kezban olur. 
  • Maupassant’ın bir hikayesinde çocukken tacize uğradığı için diğer çocukların aralarına almadığı kız (genç kız olunca, kasabaya dışarıdan gelen bir haso delikanlı onunla evlenmek ister. Düğün sonrasında faytonla köprüden geçerken densizin birisi “geçmişi” bağırır ve kız kendini gelinlikle nehre atar.Cenazesine ise yine tek bir kişi katılır; eşi.
  • Bir Hint klasiği olan Devdas’ta kızının asil bir ailenin oğluyla evleneceğini zanneden anne sevincini göstermek için tüm ruhuyla herkesin içinde dans eder.  Ama oğlanın Aliye Rona gibi annesinden aldığı korkunç tepki herşeyi yıkıp geçer. 
  • Emily Bronte’nin Rüzgarlı Bayırında zengin evine evlatlık alınan çingene oğlan Heathcliff evin kızı Kathy’yi  sever. Esasında kız da onu sever. Ama kız bir arkadaşıyla konuşurken böylesi bir evliliğin olacak şey olmadığını anlatırken bunu kazara duyan Heathcliff onu edebiyat tarihine “hem aşık olma hem de nefret etmenin” baş kahramanı olarak geçirecek intikam sürecini başlatır. Leyla gibi Kathy ona geldiği zaman ise artık çok geçtir ama bu sefer başka duygularla.
Dipnot-2: Dört köşe bir sandığım ben
Üstümde aynalar boyalar var
Üstümde fırçalar cilalar
Dört köşe bir sandığım ben

On yaşında bir çocuk
Taşır beni yarım gün
En az on kiloyum ben
Boyum onunkinden büyük

Çocuk okulada gider
Boyam çıkmaz ellerinden
Utanır arkadaşlarından
Çocuk saklar ellerini

Rüyalarında yıkanır
Yıkanır hep yıkanır
Söyleyemez ellerinin
Kara utancını çocuk

Eğer onun büyükleri de
Duysaydı benim kadar,
Bu dünyada çocuklar
Ellerinden utanmazlar.
Dipnot-3: Ediyor olsaydım “yeterli para kazanamayan adam karısını dövmesin de ne yapsın” söylemine de katılmak zorunda kalırdım.

Beklentilerimiz, başkalarını gözetir.

mona lisa tablosu 1024x681 - Beklentilerimiz, başkalarını gözetir.

Hayatın birçok alanında beklentiler bir şeyleri deneyimleme tarzımız üzerinde çok büyük rol oynar. Mona Lisa‘yı düşünün. Bu portre niye bu kadar güzel, kadının gülümsemesi niye gizemlidir? Leonardo Vinci’yi Mona Lisa’yı yaratmaya götüren yeteneğin ve tekniğin farkına varabiliyor musunuz? Çoğumuz tabloyu güzel, kadının gülümsemesini gizemli buluruz. Çünkü bize öyle olduğu söylenmiştir.!!!

Uzman ya da eksiksiz enformasyon yokluğunda, ne kadar etkilendiğimizi ya da ne kadar etkilenmemiz gerektiğini anlamamıza yardım edecek sosyal ipuçları ararız. Beklentilerimiz, başkalarını gözetir.