Satürn Uranüs’e Yaklaştığında…

Bu yazı geçenlerde seyrettiğim ve beklediğimden oldukça farklı ve daha iyi çıkan bir filmle alakalı. Ama tabii ki sadece filmle alakalı değil. İnşallah filmin özündeki değerli olan şeyle alakalı.
 
Bu “İz” isimli bir Polonya filmiydi. Yönetmeni bayandı.
 
Olay ağırlıklı olarak küçük bir Polonya şehrinin kırsalında geçiyordu. Emekli bir inşaat mühendisi olan yaşlı bir bayan bu kırsalda bir evde tek başına oturuyordu. İki köpeği vardı. Emeklilikte kendini hayvanlara, doğaya vermişti. Kısmi zamanlı olarak bir ilkokulda İngilizce öğretmenliği de yapıyordu. Çocukların sevdiği müşfik ve akıllı biri insandı.
 
Ancak o yaşadığı yerden biraz şikayetçiydi. Bu doğa sever hanımın çevresinde incelikten yoksun avcılar, Tanrının hayvanları insanlar için yarattığına inanan bir papaz ve diğer tip zalimlikler vardı. Sıklıkla polise kanunsuz avcılıkları bildiriyor ama hiç dikkate alınmıyordu. Bu zalimliklerin bedellerini insanların da ödeyeceğini bildiriyordu. Çünkü varlık bütündü. Hayvanlara verilen zararların insanlara da dokunmaması mümkün değildi. Zaman zaman bunu anlatmak için astrolojik açıklamalara başvuruyordu.  Neptün filanca konuma gelince durum başka bir hal alacaktı vb. Burada polis özelinde oldukça aksak işleyen devlet mekanizmaları da itham ediliyordu. 
 
Bir gün 2 köpeği de ortadan kaybolur. ve onların avcılar tarafından öldürüldüğüne dair güçlü zanları vardır. 
 
Bu sırada iki de mazlum insan çıkar sahneye. Birisi özürlü kardeşine bakmak için büyük şehre gitmeyip bu küçük şehirde kalan ve tezgahtarlık yapan bir genç kız. Bu kız zalim patronu tarafından suistimal  edilmektedir. doğa sever bayan ona kendini kullandırtmaması gerektiğini söylediğinde kız ona “ne yapabilirim? O benim patronum” der. Ve çok yetenekli bir bilgisayar programcısı olmasına rağmen sara hastalığından muzdarip ve bu nedenle işini kaybeden bir genç delikanlı. Bu nedenle o polis karakolundaki en son işinde saralı olduğunu söylememiştir. 
 
Film sıklıkla başrol hanımımızın öfke patlamalarına sahne olur. Papazı, polisleri, valiyi veya avcıları zalimlikle, canilikle suçlar…
 
Bu arada bu zalimlerin ölüleri teker teker bir yerlerde bulunmaya başlar. Bizim kadın birisinin yakındaki ceylan ayak izlerine işaret eder, bu işi hayvanların yaptığını söyler. İnternette yaptığı araştırmalarda da tarihte hayvanlar tarafından gerçekleştirilen cezalandırmaları anlatır. hayvan mahkemeleri  diye bir şey vardır. Hatta kuş gribi bile bu şekilde hayvanların insanları cezalandırmasıdır. Bunun da belirli bir astrolojik konumlanma ile alakası vardır. 
 
Burada bir ara vereyim. En az hoşlandığım konulardan birisi “ekolojik feminizmdir”. Pek de haz etmediğim bir konu olan feminizmin kendisi bile bundan çok daha fazla dikkate almaya değer bir şeydi. Tabii bu filmdeki hanımımız tam olarak buydu; ekolojik feminist. Ne avcılık, ne çevrecilik, ne ekolojik feminizm benim için ilgi çekici olmaktan epeyce uzakken ve diğer bazı arkadaşlar gibi bir kaç defa filmi kapatmayı düşünmüşken bu filmi anlatmaya değer bulmam filmin sonuna doğru ortaya çıkan şeylerdi. 
 
Öncelikle evet.. Katil bizim hanımdı. Kendisine böyle “ciddiye almaya değmez” bayan intibaı oluştururken bu “zalimleri” öldürüyor ve suçu da hayvanlara atıyordu. Amacı zulmü durdurmaktı. Özellikle tacize uğrayan kız ve saralı delikanlı söz konusu olduğunda “hep mi zayıflar, güçsüzler, masum, narin ve iyi olanlar acı çekecek?” diye bağırıyordu. 
 
Durum bu iki mazlum ve bunu seven iki dostu tarafından anlaşıldığında onu yalnız bırakmamaya karar verirler. Hep beraber orayı terk edecek ve daha uzakta bir yerdeki bir çiftlikte hayallerini gerçekleştirmek üzere yaşayacaklardı. Filmin sonunda bunu gerçekleştirirler. 
 
Oradan giderlerken kadın filmin her şeyi çözen çok kısa ve veciz açıklamasını yapar. Dünyada hep zalimler, acılar olmuş, mazlumlar ezilmiştir, acı çekmiştir. Ama onun gençliği döneminde (Yani Doğu Bloku çökmeden önceki dönemde) insanların bu durumu düzeltmek için büyük rüyaları vardı. Ama bir gün tüm bu sistem ve dolayısıyla da gerçekleşmemiş olsa da bir rüya olarak mevcut bu hayaller yıkılıp gidivermişti. Artık zulümden ve baskıdan başka bir şey yoktu. Oysa onun bildiği yegane umut üretme yolu bu “büyük rüyaların” yoluydu. Bu zalim dünyayı düzeltmek için bildiği yegane yol olan bu “büyük rüyalar” diline başvurmaktan başka bir şey bilmiyordu. Bu itiraf açıklaması sırasında “satürn uranüs’e yaklaştığında…..” der ve sonrada kendisinin de buna inanmadığını belli eden bir ses tonuyla “her neyse işte” diye ekler..
 
Film onun uzaktaki çiftliklerinde gülümseyen bir yüzle bal arılarıyla ilgilenirken sona erer. 
 
Dünyayı kurtaramayan insan hiç değilse kendine  rüyalarına uygun küçük, kuytu bir mekan düzenleyebilir.
 
Filmin beklenmedik bir şekilde “ekolojik feminizm” örneğinde gayet aşina olduğumuz ideolojik düşünceye bir eleştiriye dönüşmesi gayet yerindeydi. Ve bu “büyük rüyalar” yüzünden ölen gerçek insanlar. Öyle anlaşılıyor ki bu büyük rüyalar hep etrafımızdaki gerçek insanlardan daha değerli olmuştu ve onlar insanların öldürülmesini de meşrulaştırmıştı. 
 
“Büyük anlatılar” döneminin bittiği söylense de ben buna inanmıyorum. Bir başka şekilde devam ettiğine inanıyorum. Şu büyük ifade özgürlüğü, eşitlik, özgürlük, birey vb. laflarının, açık ettiğinden daha fazlasını gizlediğine, hatta neredeyse “obskürantist” diyebilecek kadar gizlediğine, öyle ki bu lafları edenlerin bile ne dediklerini bilmeyecek kadar karışık olduklarına inanıyorum. Bir başka şekilde devam ediyor. Türk gençleri yine Amerika’ya, İngiltere’ye veya Fransa’ya giderlerse hayal ettikleri dünyaya ulaşacaklarına inanıyorlar. Sanki ilk defa kendileri gideceklermiş gibi.  İngiltere’deki Türk gençlerinin intihar kırımı geçirdiklerine dair bilgiyi işitecek kulakları da yok. Trenlerin belediye otobüslerinin vaktinde gelmesinin tabii ki güzel bir şey sayılabileceği ama bunların “anlam krizi” dönemlerinde veya varoluşsal sorular tüm ağırlığıyla bastırdığı zaman insanı yaşatmaya yetecek şeyler olmadığını işitebilecek durumda olmayabiliyorlar. Onların  esas istediklerinin buralara gitmekten (ki bu büyük rüyalara iliştirilmek yerine “başka dünyaları, başka insanları ve onların hayatın sorduğu sorulara verdikleri farklı cevapları tanımak” ve hatta “bazı çözümleri buraya transfer etmek” olsaydı gayet yerinde ve anlamlı bir aktivite bence) çok daha fazla bu büyük rüyaların sunduğu -veya sunar gibi yaptığı- amaç ve anlam olduğuna inanmaktayım. 
 
Gorbaçov Doğu Blokunu çözdüğünde bir Rus’tan değil de ODTÜ’lü bir gençten yumruk yemesini, Rusya’da bir karşı-darbe girişimi olduğunda Türk marksistlerinin Türkiye’de olsa göstermeyecekleri coşkuyu göstermesini, çözülme öncesinde çokça anlatıldığı gibi “sorunları çözmüş” Doğu Blokunun durumunun bazı unsurlar hariç bizimkinden eni konu daha kötü olduğunun açığa çıkışını kim hatırlamaz? 
 
Ah Satürn ah…?  
 
Muhabbetle

Nasıl bir kokoreç seviyorum?

Etin en lezzetli kısmı bağırsak, işkembe, kelle, beyin, böbrek, dalak, paça, uykuluk vs. Bildiğimiz etlere göre sakatat lezzet açısından daha çok yönlü ve doku açısından daha ilginçtir. Fakat bir türlü farklı farklı yerlerde kokoreç tatmama rağmen bir türlü hoşuma giden bir adres olmadı.

Arkadaşımın tavsiyesi ile gittiğim Şelale Kokoreç/Eskişehir’de sanırım damak tadıma uygun kokorecin nasıl olmasını gerektiğini anladım.

İnce ince kıyılıp, bol bol baharatlanıp ekmek içine konulan, donmuş kuyruk yağı kullanılmışsa da biraz soğuyunca yağı donan kokoreci değil (hem lezzet hem de sağlık açısından tüketilmesi tavsiye edilmez); mangal tipi ızgarada son hali verilen, ekmeksiz bile çıtır çıtır yiyebileceğim, iri iri parçalı ve az baharatlı olan kokoreci seviyorum ben. 🙂

Selimiye Mavi Pide

Konu pide olunca işimiz zor. Her yörede farklı tip pide çeşidi var. Genel olarak Karadeniz pidesi bol tereyağlı, hamuru kalın ve bol malzemeli olurken, Ege pidesi ince ve kıtır halde içinde domates, biber olabiliyor. Kullanılan malzeme, hamurun açılışı, incesi, kalını vb. yöreden yöreye farklılık gösteriyor. Doğal olarak herkes kendi yöresinin pidesinin en iyisi olduğunu söylüyor. Doğrudur çünkü damak tadı o lezzete alışıyor.

Mesela ben, Ramazan’ın kış aylarına rastladığı zamanlarda, annemin hazırladığı, bol malzemeli pide içini, mahallemizin taş fırınında, meşe odunu ateşinde pişirttiğimiz pidenin tadını düşününce ağzım sulanıyor. Pideleri fırından alıp eve götürmek de benim görevimdi. Üst üste, gazete kağıdına sarılmış pideleri taşırken, sırıtır dururdum 🙂 Yani pide zor bir konu. Şöyle ya da böyle olmalı demek zor.

Sevdiğiniz pide lezzetini verir mi bilemem ama Selimiye‘ye yolunuz düşerse, patlicanlı kuşbaşılı ve tahinli ballı pide‘sini önereceğim Mavi Pide‘ye uğramanızı tavsiye ederim. Gün içinde yemek yiyebileceğiniz, fiyat-performans olarak uygun diyebileceğim bir yer.

IMG 5922 1024x768 - Selimiye Mavi PideIMG 5928 1024x768 - Selimiye Mavi PideIMG 5930 1024x768 - Selimiye Mavi Pide

Kadayıfçı Muammer Usta

Cağ Kebabı‘nı önceden bir yerde yemiştim. Yağlı ve lastik gibi gelmişti. Kadayıfçı Muammer Usta‘da yedikten sonra anladım ki eğer bir yemeği beğenmediyseniz doğru yerde yememişsinizdir.

Daha ağzımıza ilk lokmayı atar atmaz, arkadaşla birbirimizin yüzüne baktık. 🙂 Benim için nefes kesici bir lezzet. 4 şiş yedim ama utanmasam bir 4 şiş daha yerdim.

Öğrendiğim kadarıyla, fazla yağ ve siniri alınmış 10-12 kiloluk kuzu tuz, karabiber, ve soğan suyu ile bir güzel terbiye ediliyor ve odun ateşinde bir güzel pişiriliyor.

Emeği geçenlerin eline sağlık…

IMG 6869 1024x768 - Kadayıfçı Muammer UstaIMG 6880 1024x768 - Kadayıfçı Muammer UstaIMG 6879 1024x768 - Kadayıfçı Muammer UstaIMG 6872 1024x768 - Kadayıfçı Muammer UstaIMG 6871 1024x768 - Kadayıfçı Muammer Usta

Cağ Kebabı sonrası Kadayıf Dolması’nı tattık. İçi cevizli, dışı kızarmış ve üstüne şerbet dökülüyor. Ben yağlı bir tatlı bekliyordum ama tam tersi, hafif, iç bayıltıcı değil. Sırrı, yağın sürekli değiştirilmesi.

IMG 6874 1024x768 - Kadayıfçı Muammer UstaIMG 6876 e1510158506626 768x1024 - Kadayıfçı Muammer Usta

Kadayıfçı Muammer Usta
Adres: Kazımkarabekir Mh., Terminal Sk., 25240 Yakutiye/Erzurum

Değerlendirmem: 9/10

Güzel bir Cağ Kebabı yemek için Erzurum’a kadar gitmeye gerek yok abi diyebileceğiniz bir yer varsa,  lütfen yorum bırakın 🙂

Böreğin Babası Burada!

Babanın ismi Boşnak Böreği. 🙂 1 kilogram böreğin, abartmıyorum 800 gramı kıyma. Kalanı ise ince ince açılmış yufka. Çıtırlığı ise odun ateşinde pişmesinden…

Bulanın da, yapanın da canına rahmet… 🙂

Tavsiyem, önce bir porsiyon karışık tabak (kıymalı, ıspanaklı, patatesli ve peynirli)  söyleyin. Sonra beğendiğinize bir porsiyon daha yumulun.

Özellikle yabancı yemek isimlerini kendi dilinde garsona söylemek güzel bir his yaratıyor insanda. Boşnakça kıymalı olanı burek, peynirli olanı sirnica, patatesli olanı krompirusa, ıspanaklı olanı zeljanica. Deneyin 🙂

Mekan ise küçük ama hızlı servisi olan “Buregdzinica Bosna” Saraybosna, Başçarşı’da.

IMG 7001 e1509558633545 768x1024 - Böreğin Babası Burada!IMG 7003 1024x768 - Böreğin Babası Burada!IMG 7009 1024x768 - Böreğin Babası Burada!IMG 7005 1024x768 - Böreğin Babası Burada!IMG 7013 1024x768 - Böreğin Babası Burada!