Satürn Uranüs’e Yaklaştığında…

Bu yazı geçenlerde seyrettiğim ve beklediğimden oldukça farklı ve daha iyi çıkan bir filmle alakalı. Ama tabii ki sadece filmle alakalı değil. İnşallah filmin özündeki değerli olan şeyle alakalı.
 
Bu “İz” isimli bir Polonya filmiydi. Yönetmeni bayandı.
 
Olay ağırlıklı olarak küçük bir Polonya şehrinin kırsalında geçiyordu. Emekli bir inşaat mühendisi olan yaşlı bir bayan bu kırsalda bir evde tek başına oturuyordu. İki köpeği vardı. Emeklilikte kendini hayvanlara, doğaya vermişti. Kısmi zamanlı olarak bir ilkokulda İngilizce öğretmenliği de yapıyordu. Çocukların sevdiği müşfik ve akıllı biri insandı.
 
Ancak o yaşadığı yerden biraz şikayetçiydi. Bu doğa sever hanımın çevresinde incelikten yoksun avcılar, Tanrının hayvanları insanlar için yarattığına inanan bir papaz ve diğer tip zalimlikler vardı. Sıklıkla polise kanunsuz avcılıkları bildiriyor ama hiç dikkate alınmıyordu. Bu zalimliklerin bedellerini insanların da ödeyeceğini bildiriyordu. Çünkü varlık bütündü. Hayvanlara verilen zararların insanlara da dokunmaması mümkün değildi. Zaman zaman bunu anlatmak için astrolojik açıklamalara başvuruyordu.  Neptün filanca konuma gelince durum başka bir hal alacaktı vb. Burada polis özelinde oldukça aksak işleyen devlet mekanizmaları da itham ediliyordu. 
 
Bir gün 2 köpeği de ortadan kaybolur. ve onların avcılar tarafından öldürüldüğüne dair güçlü zanları vardır. 
 
Bu sırada iki de mazlum insan çıkar sahneye. Birisi özürlü kardeşine bakmak için büyük şehre gitmeyip bu küçük şehirde kalan ve tezgahtarlık yapan bir genç kız. Bu kız zalim patronu tarafından suistimal  edilmektedir. doğa sever bayan ona kendini kullandırtmaması gerektiğini söylediğinde kız ona “ne yapabilirim? O benim patronum” der. Ve çok yetenekli bir bilgisayar programcısı olmasına rağmen sara hastalığından muzdarip ve bu nedenle işini kaybeden bir genç delikanlı. Bu nedenle o polis karakolundaki en son işinde saralı olduğunu söylememiştir. 
 
Film sıklıkla başrol hanımımızın öfke patlamalarına sahne olur. Papazı, polisleri, valiyi veya avcıları zalimlikle, canilikle suçlar…
 
Bu arada bu zalimlerin ölüleri teker teker bir yerlerde bulunmaya başlar. Bizim kadın birisinin yakındaki ceylan ayak izlerine işaret eder, bu işi hayvanların yaptığını söyler. İnternette yaptığı araştırmalarda da tarihte hayvanlar tarafından gerçekleştirilen cezalandırmaları anlatır. hayvan mahkemeleri  diye bir şey vardır. Hatta kuş gribi bile bu şekilde hayvanların insanları cezalandırmasıdır. Bunun da belirli bir astrolojik konumlanma ile alakası vardır. 
 
Burada bir ara vereyim. En az hoşlandığım konulardan birisi “ekolojik feminizmdir”. Pek de haz etmediğim bir konu olan feminizmin kendisi bile bundan çok daha fazla dikkate almaya değer bir şeydi. Tabii bu filmdeki hanımımız tam olarak buydu; ekolojik feminist. Ne avcılık, ne çevrecilik, ne ekolojik feminizm benim için ilgi çekici olmaktan epeyce uzakken ve diğer bazı arkadaşlar gibi bir kaç defa filmi kapatmayı düşünmüşken bu filmi anlatmaya değer bulmam filmin sonuna doğru ortaya çıkan şeylerdi. 
 
Öncelikle evet.. Katil bizim hanımdı. Kendisine böyle “ciddiye almaya değmez” bayan intibaı oluştururken bu “zalimleri” öldürüyor ve suçu da hayvanlara atıyordu. Amacı zulmü durdurmaktı. Özellikle tacize uğrayan kız ve saralı delikanlı söz konusu olduğunda “hep mi zayıflar, güçsüzler, masum, narin ve iyi olanlar acı çekecek?” diye bağırıyordu. 
 
Durum bu iki mazlum ve bunu seven iki dostu tarafından anlaşıldığında onu yalnız bırakmamaya karar verirler. Hep beraber orayı terk edecek ve daha uzakta bir yerdeki bir çiftlikte hayallerini gerçekleştirmek üzere yaşayacaklardı. Filmin sonunda bunu gerçekleştirirler. 
 
Oradan giderlerken kadın filmin her şeyi çözen çok kısa ve veciz açıklamasını yapar. Dünyada hep zalimler, acılar olmuş, mazlumlar ezilmiştir, acı çekmiştir. Ama onun gençliği döneminde (Yani Doğu Bloku çökmeden önceki dönemde) insanların bu durumu düzeltmek için büyük rüyaları vardı. Ama bir gün tüm bu sistem ve dolayısıyla da gerçekleşmemiş olsa da bir rüya olarak mevcut bu hayaller yıkılıp gidivermişti. Artık zulümden ve baskıdan başka bir şey yoktu. Oysa onun bildiği yegane umut üretme yolu bu “büyük rüyaların” yoluydu. Bu zalim dünyayı düzeltmek için bildiği yegane yol olan bu “büyük rüyalar” diline başvurmaktan başka bir şey bilmiyordu. Bu itiraf açıklaması sırasında “satürn uranüs’e yaklaştığında…..” der ve sonrada kendisinin de buna inanmadığını belli eden bir ses tonuyla “her neyse işte” diye ekler..
 
Film onun uzaktaki çiftliklerinde gülümseyen bir yüzle bal arılarıyla ilgilenirken sona erer. 
 
Dünyayı kurtaramayan insan hiç değilse kendine  rüyalarına uygun küçük, kuytu bir mekan düzenleyebilir.
 
Filmin beklenmedik bir şekilde “ekolojik feminizm” örneğinde gayet aşina olduğumuz ideolojik düşünceye bir eleştiriye dönüşmesi gayet yerindeydi. Ve bu “büyük rüyalar” yüzünden ölen gerçek insanlar. Öyle anlaşılıyor ki bu büyük rüyalar hep etrafımızdaki gerçek insanlardan daha değerli olmuştu ve onlar insanların öldürülmesini de meşrulaştırmıştı. 
 
“Büyük anlatılar” döneminin bittiği söylense de ben buna inanmıyorum. Bir başka şekilde devam ettiğine inanıyorum. Şu büyük ifade özgürlüğü, eşitlik, özgürlük, birey vb. laflarının, açık ettiğinden daha fazlasını gizlediğine, hatta neredeyse “obskürantist” diyebilecek kadar gizlediğine, öyle ki bu lafları edenlerin bile ne dediklerini bilmeyecek kadar karışık olduklarına inanıyorum. Bir başka şekilde devam ediyor. Türk gençleri yine Amerika’ya, İngiltere’ye veya Fransa’ya giderlerse hayal ettikleri dünyaya ulaşacaklarına inanıyorlar. Sanki ilk defa kendileri gideceklermiş gibi.  İngiltere’deki Türk gençlerinin intihar kırımı geçirdiklerine dair bilgiyi işitecek kulakları da yok. Trenlerin belediye otobüslerinin vaktinde gelmesinin tabii ki güzel bir şey sayılabileceği ama bunların “anlam krizi” dönemlerinde veya varoluşsal sorular tüm ağırlığıyla bastırdığı zaman insanı yaşatmaya yetecek şeyler olmadığını işitebilecek durumda olmayabiliyorlar. Onların  esas istediklerinin buralara gitmekten (ki bu büyük rüyalara iliştirilmek yerine “başka dünyaları, başka insanları ve onların hayatın sorduğu sorulara verdikleri farklı cevapları tanımak” ve hatta “bazı çözümleri buraya transfer etmek” olsaydı gayet yerinde ve anlamlı bir aktivite bence) çok daha fazla bu büyük rüyaların sunduğu -veya sunar gibi yaptığı- amaç ve anlam olduğuna inanmaktayım. 
 
Gorbaçov Doğu Blokunu çözdüğünde bir Rus’tan değil de ODTÜ’lü bir gençten yumruk yemesini, Rusya’da bir karşı-darbe girişimi olduğunda Türk marksistlerinin Türkiye’de olsa göstermeyecekleri coşkuyu göstermesini, çözülme öncesinde çokça anlatıldığı gibi “sorunları çözmüş” Doğu Blokunun durumunun bazı unsurlar hariç bizimkinden eni konu daha kötü olduğunun açığa çıkışını kim hatırlamaz? 
 
Ah Satürn ah…?  
 
Muhabbetle

Bir gurbet türküsü ve “benim gökyüzüm”

Bu yazı Sezen Aksu’nun “yarası saklım” şarkısının “O Ses Türkiye” yarışmasında bir yarışmacı tarafından icra edilişi sırasında yaşananlar üzerine yazılmıştır. Önce sözlerini koyayım.

Yarası Saklım

Söz: Sezen Aksu, Yelda Karataş
Müzik: Sezen Aksu

Bir kırık gençlik hikayesi
Yok mudur sevdanın çaresi
Hasretin kızıl haresi
Çileli başıma gelip taç oldu
Ah yine o gurbet bestesi
Günün minesi soldu, soldu

Yaralı kuşum hazan güneşim
Güz ayazında kor ateşim
Bir sözün uçur göğüm gün açsın
Yadeller aldı bizi
Haberini sal kara bahtlım
Beni yanına al yarası saklım
Üzerime hatıran yağıyor
Bu yokluk yaktı bizi

Sonra videosunu:

Sezen Aksu’nun bu şarkısı sadece hayatını paylaştığı değil aynı zamanda sanatçı olarak da yaşamını paylaştığı Onno Tunç’un ölümü üzerine yazılmış. Şarkı “O Ses Türkiye” yarışmasında okunurken şarkıcının kendisine ilave olarak dört vokal koçu da ağlayınca dikkatimi çekti. Bu şarkıda belki de basit bir şarkıda olduğundan daha fazlası, kendimizi daha derinlemesine anlamamıza yarayacak bir şey olabilirdi.

Ölen birinin ardından içli bir ağıt..Yitiriş…

Sözü şarkının kendisine bırakalım..

Aslında “Bir kırık gençlik hikayesi” dediğinde Sezen Aksu kalplerimize bir dokunuyor. Pek çok gençlik şarkısı “şiribim şiribom” formatındayken bu Sezen Aksu’da sıklıkla böyle olmaz. Bir başka şarkısında da “çocukluğum kavruk, gençliğim savruk, yetişkinliğimde de bir hayır yok” demişti. Belki biz “kırılmayı” yaşını başını almış insanlara daha çok mu yakıştırıyoruz? Bu “şiribim şiribom” yaşam tarzını bir illüzyon üzerine kurulu bulsak bile bir gençten beklenen şey “feleğin çemberinden geçmiş olmak” değil de bir süreliğine bu illüzyonu yaşaması, biraz lay lay takılması olabilir mi? “o daha genç” sözü gençlere yönelik müsamahakarlığın çekirdeği gibi. Bir genç “kırık” olmamalıdır. Ama sıklıkla da olur. Mesela üniversitede okurken etrafınızdaki insanları düşünün. O gençliğin, şen şakraklığın içinde bir “kırıklık” da vardır. Söylendiği gibi cennet elması dünyaya inerken içinde bir kurt peyda olur.

“Yok mudur sevdanın çaresi”

Ve nasıl da sıklıkla gençlik için bu kırıklık bir sevdadan kaynaklanır. Nasıl şu gibi şeyler duyarız: “bir kızı sevmiş. Kız bir süre ona yakınlık göstermiş. Ama sonra okul bitince gitmiş bir daha aramamış. Görüşmeyi de reddetmiş. Sonra bir başkasıyla evlenmiş. O nedenle bizim delikanlı da kendini içki ve sigaraya vurmuş. Ama çok iyi çocuktur” veya “ailesi reddedince kız oracıkta yıkılıp bayılmış” gibi.

“hasretin kızıl haresi”

Buyrun. Bu kültürün insanının ciğerini dağlamak için sadece “hasret” demesi bile yetecekken Sezen Ablam almış onu iyice “dağlayıcı” hale getirmek için bir de kızıl hare ekliyor.  Mevlana’nın “renklerin en güzeli” diyeceği ve çok anlamlılığın köşe taşlarından “kırmızı”ya  kırmızı yerine kızıl denmesi bile bunu diyelim “arzunun rengi olarak kırmızı” yerine bir yaranın dağlanmasının rengine yaklaştırıyor.

“Çileli başıma gelip taç oldu”

İşte tam bu noktada, “çileli başım” derken şarkıcı sesine öyle içli bir şey ilave etti ki 4 jüri üyesinden üçü de butona basıp geri döndü. Bu deyim bize ait bir şeyi ne kadar da güçlü anlatabiliyor. Şuna inanmaktayım. Biz de yaşamın kaçınılmaz sıkıntılarının insanı pişiren bir rolü olduğuna inanmakta gibiyiz. Dervişler 1001 günlük çile hanelerine girebilirler, sıradan insan içinse bu terbiye hayatın kaçınılmaz olarak gelip size verdiği sıkıntılardan alınır. Zaman zaman buna şahit olduğumu düşünüyorum. Sadece düşünüyorum çünkü bu bir izlenimdi. İnsanların dertleri gündeme geldiğinde “benim payıma da düşen buymuş, onu omzuma atar taşırım, çilemi çekerim” yüz ifadesi. Okulunda “problem çözücü yaklaşım”  üzere yetişen  birisi için bu şaşırtıcı olabilir. Sorunlar “çözülmelidir”!!! Bu kaçınılmaz sıkıntının ne  kadar “kaçınılmaz” olduğu ulaşılabilecek imkanlara bağlı olarak değişir.

Burada bir acemi çaylak bizim fazla kaderci olduğumuz düşünebilirdi. Ama bu gerçekten çaylakça olurdu. Çünkü bu sorun giderme imkanları artsa da muhakkak çözümsüz sorunlar var. (burada olduğu gibi sevilen birisinin ölümü) Bizim kısmetimize düşen “terbiye edici unsur”; Özürlü bir çocuk. Tıbbın ancak kısmen bir şeyler yapabileceği sağlık sorunları; MS, Parkinson vb. İşte burada o eski büyük anlayışa dönmeyi bilmenin gerektiği yerler de var. “demek terbiye edilmem için gerekli benim kısmetime düşen şey de buymuş”. Hazin ama gerçek, ve doğru.

Acemi çaylaklardan çok çekmiş bir insan olduğum için şu alıntıyı yapma ihtiyacı duyuyorum; bu bizim “gelişmemiş” olmamızla alakalı filan değildir. Arnold Toynbee gibi dev bir bilim adamının hayatını anlattığı bir eserde “hayat eziyetlidir” dediğini  hatırlıyorum. Söylediği kendi kişisel hayatından daha fazlasıydı. “HAYAT eziyetlidir” ya da bir boyutu da eziyettir. Gerçekten Freud da,  Jung da “çözümü olmayan sorunlar” konusunu muhteşem bir şekilde ele almışlar. Hele ki Yahudi kültüründen yetişme Freud “yas terapisi” düzlemine kadar getirir konuyu.

Problemleri çözebiliyorsak ne ala. Çözemiyorsak da zaman zaman “başımıza taç” olur. Hayatımızın merkezine gelir yerleşir. Pek sevdiğim, Amerika’dan çıkan en derin mütefekkir psikaytristlerden  Scott Peck “Az seçilen yol” isimli kitabında  “pozitif düşüncecilere” (yani şiribim şiribomcular) karşı olarak “Hayat zordur. Ama onun zor olduğunu kabul ettiğinizde bir şeyler kolaylaşır” der. (Ben burada “bazı boyutlarının” zor olduğuna dair bir ikaz ekleme ihtiyacı duyuyorum. Hayatın gerçekten şirin-i şerbet zamanlarının olduğunu gözden kaçırmamak lazım)

Ama ölüp giden birisinin ardından “keşke A hastanesine değil B’ye götürseydim. Acaba organik sebzelerle besleseydim daha mı geç olurdu?” diyen birileri için de bir başka çeşit “çözüm üretebilmek” gerekiyor. Bu gerçeği tüm çıplaklığı ile kabul edebilir olmak, adam gibi yas tutabilmektir.

“Ah yine o gurbet bestesi”.. Buyrun yine.. Sadece gurbet dediğinde bile duman tütmeye başlarken (Bkz. Erol Göka “Türklerin psikolojisi”) buna bir de “besteyi” ekler Sezen Abla. Gurbetten çok “gurbet türküleri” ağlatır bizi. İnsan sanatla varlığa insani bir ilave, bir dipnot düşer adeta. Varlığın insandaki yankısı gibi. Varlığa verilen insani bir cevap gibi. “Gurbet” “hazin bir türkü” ye dönüşür; döngü tamamlanır.

Değerli birisinin ölümüne yazılmış şarkılar, insan ruhunun ölüme verdiği bu “karşılık” ne de asaletli ne de büyüktür. “bakın çantasında acep nesi var?” diyen türkü pek çok, pekkk çokkk şeyden daha fazla 80 milyonun ortak paydasına benziyor gibidir. Canımız yanarken birbirimize daha çok benziyor gibiyiz.

“çoktan unuturdum, ben seni çoktan ah o şarkıların gözü gör olsun.” şarkısında yine şarkıların, türkülerin bu özelliğine değiniliyor gibidir.

“Günün minesi soldu, soldu” derken bu “gurbet bestesi” ile temas halindeyiz. Gurbet kelimesinin güneşin batışı “gurub” ile köken olarak aynı olduğu söyleniyor. Ama sanki günün minesinin “solması”, bütününe derin bir insani acının hakim olduğu şarkıda bize mineyi vb unutturup “(sevdiğini yitirmiş bir insanın) solması “ na “ çekiyor”.

“Yaralı kuşum hazan güneşim” derken yine “yaralı kuş” un ne kadar “kırık bir gençliğe” benzediğine dikkat. Özgürce uçuşuna imrenilen, içimizde bir şeyin “keşke ona dokunabilseydim, yaklaşabilseydim, elime alabilseydim” dediği, kuşun yaralı ve biçare avcumuzda durması ne de hazin bir deneyimdir.

Galiba “hazan”ın dokunaklılığı “akşam” ınkiyle aynı. Bitişi, sona erişi anlatıyor. Yakın gelecekte soğuktan, kardan başka bir şey yok gibi. Güneşli günler sona erdi gibi yani. Bunun batı müziğinde de nasıl sıklıkla kullanılan bir deyim olduğu çok ilginç “güneşli günler sona erdiğinde ne yapacaksın?” der bir şarkı.

şarkının tekrar eden mısrası “güneşli günler sone erdi” dir.

Bir de yerli pop olsun. Son derece güçlü bir şarkı bu.

 “oh papatya, yüzümün haline bak. Seninle kim kalacak ışıklar kapanınca?”

Burada papatya laylaylom günlerini yaşamış ve geride bırakmış  bir kızdır

 “hani çok sevdiğin o filmi gördükten sonra, kısacıp kestirip saçlarını, içtin ilk sigaranı”

Ama gün gelir “ışıklar kararmaya” başlar.

“zaman mı değişti? Yoksa ben mi? Geride kaldı o günler. Aklın, belli karışmış, yüzünde gölgeler”

“oh papatya, son bir defa bana bak.  yüzümün haline bak. Seninle kim kalacak ışıklar kapanınca?”

Teoman’ın bu “büyük şarkı”sı (belki de her şeyi açıklayan) Özlem Tekin’in çığlıklarının arka planı oluşturduğu bir formatta.

Neyse kendi şarkımızdan uzaklaşmayalım;

“Güz ayazında kor ateşim”

Neyse ki bu “kışın habercisi” güz hem ayazı içerir hem de ateşi. Nedir ki bu?.. Hem bir insanın büyük, güçlü, değerli mevcudiyetinin/aşkının yoğun anısı hem de onun yitirilmiş olması mı? Belki de.. Kim bilir?

“Bir sözün uçur göğüm gün açsın”

Burada havayı neyin kararttığını daha iyi anlıyor gibiyiz. Artık bir sesin gelmemesi.

Burada tabii geleneksel sembolizm de bu “kişisel gökyüzü”nün (göğüm) insan ruhu olduğunu hatırlamak yararlı olabilir. Bu “benim göğüm” …. Bir ses işittiğimde aydınlanabilecek, ya da sesin yitip gitmesinin “gece” yi getireceği “benim gökyüzüm”. Ne güzel değil mi “benim gökyüzüm” diyebilmek?

Yadeller aldı bizi

Bir kere daha “göç” ün “gurbetin” belirlediği bir yaşam tarzının yakıcı ateşi “yad eller” . İnsanın aklına o pek dokunaklı “gurbet kuşları“ şarkısı geliyor. Bu şarkı Almanya’ya giden işçilerimizi anlatıyordu. O zaman kadar pek de dikkatimi çekmeyen Muazzez Ersoy gayet alelade gidiyordu. Ama

“gönül ezik ayrılırken alem duydu feryatları”

Cana dosta sarılırken “döneceğiz” diyordu.

derken feryadı öylesine bir çığlıkla söylüyordu ki, “gurbet kuşları” derken öyle bir yanıklık ekliyor, öyle bir  “yad eller alıyordu” ki, e yani..  Bir dönem bu şarkının tiryakisi olmuştum. Belki dinlemek isteyen olur diye koyuyorum;

 “Haberini sal kara bahtlım”
Beni yanına al yarası saklım

Bir de bu ölüp girmiş birisinden hala “haberci kuşun” beklenmesi edebiyat tarihinin en güçlü sahnelerinden birisini hatırlatıyor. “Rüzgarlı Bayır” daki Kathy’nin ölümünden sonra hayaletinin gelip Heathcliff’in penceresine vurması “Heathclifff, aç, ben Kathy.. Ben geldim,, Heathcliff”. (Neyse ki her ikisinin de ölümünden sonra bu iki garip aşıkın kırlarda el ele gezen hayaletlerini görenler olur)

Bu neyin kara bahtı bilmiyoruz. Genç ölümün mü? Yoksa daha başka bir sebepten zaten “kırılmış gençlik” mi? Nasıl  bilelim ki?  “Saklı” imiş zaten yarası. Eğer öyleyse öyle bırakmak uygun düşmez mi? Her ne ise o. Bırakalım en iyisi.

Üzerime hatıran yağıyor
Bu yokluk yaktı bizi

Ama “bu taraf” ın durumu bu işte. Yağmurda ıslanmış insanın halini hepimiz biliriz. O çaresizlik, o incinmeye, canı yanmaya daha elverişli bir hale gelmişcesine… Sırılsıklam.

Yokluk.. Daha önce mevcut bir şeyin “yokluğu” zaten tüm bu acının, kederin kaynağı. Yitiriş.

Nazan Öncel’in fevkalade güçlü bir şekilde anlattığı bir başka hasret-yitiriş şarkısında söylediği gibi “göğsümden içeri yokluğun sızıyor”. Aslında şarkının adı bile işi bitiriyor “geceler kara tren”

Ne ilginç ki bu yağmur aynı zamanda “yakıyor” da. İşte bir kere daha sembolojinin sınırları. Su bazen bu anlama gelir bazen şu anlama. Mesnevi’de “tufan” için söylenen “ateş tabiatlı su” örneğinde olduğu gibi. Semboloji hallerimiz paylaşmak için düz yazı dilinin imkanlarını aşan imkanlar sunabilir ama işte o da bir yere kadar.

Şarkımız bitti..

Ne asil şey şu insan ruhu ki bu yakıcı acı böylesi güzel bir sanat eserinin doğumunu hazırlıyor. Canımız yandığında bile ne güzellikler fışkırıyor ruhumuzdan. Ve sadece iki şahsı anlatmakla bitmiyor, önce tüm bu sözcükleri bizimle paylaştığı aynı kültür ortamındaki herkese dair bir şeyler anlatıyor. Yitirişin, yakıcı hasretin oldukça bu toprakların insanına özgü bir anlatımı.. Öylesine paylaşıyoruz ki 4 vokal koçu birden ağlıyor, dört jüri üyesinden üçü “çileli başım” ı duyunca birisi de daha sonra  geri dönüyor. Şarkıcı zaten ağlıyor.

 Ve sonra da bu ortak dili paylaşmasa bile tüm insanlara dair bir şeyleri anlatıyor. Değerli şeylerin yitirilişi.. Arkada hazırlıksızca kalakalanlar. İster ıslanmış olsun, ister yanmış.. Ne fark eder. İster karalar bağlayayım, ister “mavi saten” (Ref: “Mavi saten içinde geceler” şarkısı)  hallerimizin daha kolay anlaşılmasına, ifade edilmesine, paylaşılmasına  yarayan bu “hayallerden” daha derin bir tarafımız olmalı ki bu kadar birbirimiz anlayabiliyor olalım. Birazcık uzağız tamam ama sadece mekânsal bir uzaklık bir de kültürel.  Aynı şekilde “yanıyorsak” mekan ne, kültür ne ki?!

Muhabbetle

Olmayanı oldurma

mercedes ceo britta seeger - Olmayanı oldurma

2015’te Mercedes-Benz Türk AŞ’ye ilk kadın Direktörler Kurulu Başkanı ve CEO’su olarak atanan Britta Seeger, 2016’da Mercedes’in otomobillerden sorumlu Dünya Başkanı ve Daimler AG Yönetim Kurulu Üyesi oldu. Geçen hafta Türkiye’yi ziyaret eden Seeger,

“Türkiye deneyimim olmadan ben de şu an bulunduğum yerde olamazdım. Türkiye’den Stuttgart’a giderken yanımda götürdüğüm en değerli şey, Türklerin iş yapış ruhu ve iş yaparken hislerine güvenmeleri (Business sense & Spirit) oldu. Türkler önlerine hangi sorun çıkarsa çıksın ticaret yapmayı sürdürebiliyorlar. Bu da çok değerli bir kazanım.” dedi.

Kadının dediklerini es geçmeyin. Esasta Alman çalışma usulünün çok hakiki başarılarına karşın Türklerin bu “olmayanı oldurma” yeteneği çok önemli.

Gemileri karadan yürütmek, ölse bile (Ulubatlı Hasan’ı kastediyorum) sancağı kaleye dikmek, aylarla ölçülecek sürede devrim otomobilini yapmak, tanklara-savaş uçaklarına taş, sopa, gömlek (tankların ekzosunu tıkamak için ?) vb ile çatışmaya çıkmak, 15-16 kişiyle Çin sarayını basmak, kurtuluş savaşı vb gibi.

Bu Almanlarınkinden farklı alanlarda şaşırtıcı başarılar getirebilen bir şey.

Biz pek çok zaman Alman tipi, uzun soluklu metodik çalışmalarla, itinayla oluşturulmuş metodlarına ibadetcesine bağlılıklarıyla, iğneyle kuyu kaza kaza çalışmaları, mevcut aklı aşan teoriler ortaya koyabilmelerini haklı yere hayranlıkla karşılıyor ve bu vasıflara sahip olmayı arzuluyoruz.

Ancak tüm kalbimle inanıyorum ki bu Türk tipi kabiliyetlerin “yerine” değil de “yanına” geldiğinde ortaya çıkan şey her birinden çok daha üstün bir şey olacak.

Azla yetinme, ikisini de al.

Porsiyon kontrolü

Akıllı yemenin iki yolu var. Ya tabağınızdakilerin hepsini yemeyeceksiniz ya da başta tabağınıza az yemek koyacaksınız.

Aynı kuralı/yolu günlük hayatımıza da uygulayabiliriz. Eğer bir saatlik bir toplatıntı planlandı ise, kendi kısmınız ile ilgili bölüm biterse 10 dakika sonra toplantıdan ayrılmak için izin isteyebilirsiniz.

Zor olan kısım “porsiyon” değil.”Kontrol” kendini kontrol etme. Kaynaklar fazla. Bu da sınırsız bir tüketimin yolunu açtı. Karşı karşıya geldiğinizde gözlerinizi kapatabilecek misiniz?

Porsiyonlar bize bağlı.

Güneşi bırakıp yağmura geleceğim

Bu şarkının sözlerinin bir kısmı beni şarkının esas konusundan ayrı bir düşünceye sürükledi. Bunlar şu sözlerdi;

“Trene bineceğim..
Güneşi bırakıp yağmura geleceğim.
Şehre…
Para ve zaman harcayacağım.
Arkadaşlarımı yitirecek ve gözyaşı dökeceğim.
Annesiz bir çocuktan biraz fazlası…”

Şarkının aslı hanımın sevdiği kişiye gitmek için başka şeylerden vazgeçişlerini anlatıyor.

Benim kopararak aldığım kısım ise bana yazarın özel öyküsünün ötesinde tam bir varoluşsal durumu anlatıyor gibi geldi.

Güneşi bırakıp yağmura giden insan…

Batılı varoluşçuların varoluşu anlattıkları ifadeler genellikle iç karartıcıdır; bunaltı, boğuntu vb.

Bunlar bana biraz fazla gelir. “O kadar da değil be yaa” diyesim gelir…”ortasını bulalım?”

Ama yukarıda alıntıladığım sözler hayatın içindeki burukluk unsurunu (bunun asla hayatın bütünü olduğunu düşünmüyorum) anlatma konusunda “cuk oturuyor” gibi geldi.

Kendi rızasıyla güneşli, daha kırsala yakın bir hayatı ve muhtemelen daha sıcak insan ilişkilerini bırakıp yağmurlu şehre gelen insan. Buna değdiğini düşündüğü başka şeyler için. Ama bu değerli şeyler buna değse bile dostları yitirmenin, bir şeylerden yoksunluğun burukluğunu silemiyor. Güzel şeylerin güzelliği ile bu yitirişlerin mahzunluğu birbirini nötralize etmeksizin yan yana duruyor. Bazen biri bazen diğeri öne çıkıyor.

Böylece
“yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe” hayat sürüyor..