Tek ülke üzerinde en fazla dilin konuşulduğu yer neresi?

Papua Yeni Gine, dünyadaki karaların yüzölçümünün küçük bir parçasını oluşturmasına karşın bununla hiç orantılı olmayan bir biçimde çok çeşitli insanların barındığı bir yerdir. Dünyadaki altı bin dilden bin tanesi Yeni Gine’de yaşar.  Yeni Gine’deki kuşlar üzerinde araştırma yaparken, dile karşı ilgim yeniden alevlendi, kuş türlerinin adlarının bu Yeni Gine dillerinin hemen hemen yüz tanesindeki karşılıklarının listesini çıkarma gereksinimi bunda etkili oldu. Alıntı: Tüfek, Mikrop ve Çelik

Fakirlik

Bu yazıda fakirlik konusunu yazmaya niyetliyim. Ruhsal anlamıyla fakirlik.  Ama bu yazıdan Sufi Rabia Christina Broadbeck’in yazdığı “Fakr’a Övgü”seviyesinde bir şey çıkmayacak. Onun yaptığını yapamam.

Lakin Sezen Aksu’nun bir şarkısında dediği “kelimeler dünyası züğürdün rüyası” seviyesinden belki de bir şeyler yazabilirim. Yani ben Rabia hanımın yazdığını bile yazamayacak kadar fakirim. Onun sahip olduğu öz farkındalık düzeyine sahip değilim.

Benim aklıma fakirlik konusunda bir şeyler yazmak için ilk kıvılcım tasavvuftan veya dinden değil felsefeden gelmişti. Yorum bilimin başyapıtlarından Paul Ricoeur’un  “Freud ve Felsefe” isimli kitabında sembollerin yorumlanması konusuna giriyor ve kendisinin çokça değer verdiği sembolleri inceleyince yoksulluğumuzu fark ediyor ve elinden geldiğince bunun bilançosunu çıkarmaya çalışıyordu. Fakirdik çünkü biz sembollerin görünür/algılanabilir  formları tarafındaydık hakikatleri tarafında değil. Oysa herhangi bir gerçek sembol bir kapı gibiydi. Onun görünen yüzünden (diyelim İblis’in cennetten kovuluşu veya Adem’in (AS) hatası gibi.) girmemiz ve çileli de olabilecek bir yol alış sonrasında bu sembolik anlatımın hakikatine ulaşılabilirdi. Oysa biz kapıya bakıp duruyorduk. “Yoksulluğumuzun bilançosunu çıkarmak” işine giriştiği an muhtemelen Ricoeur’a en yakın olduğum andı.

Tabii söylemeye çalıştığım şey sadece fakir olduğumuz değil. Bir başka açıdan da zenginiz diyebilirdik. Zenginliğimiz üzerine bir yazı yaza bilirdik ve yeterli malzemeyi de rahatça bulabilirdik. Ama konumuz fakirliğimiz.

Ricoeur’un baktığı gözle baktığımız zaman bazı yoksulluklarımızı daha kolay görebiliriz belki de. Mesela Sezen Aksu’nun dediği “kelimeler dünyası züğürdün rüyası” çok açık bir şekilde söz ustalarının dünyasıdır. Şairlerin, edebiyatçıların, (bazı) felsefecilerin, entelektüellerin, ağzı iyi laf yapanların vb. Bir şeyin kendisi yerine adıyla, kavramıyla vb. uğraşmak ve aldığı tatmin de bu seviyede olan insanın bir başka fakirliği.

Bir başka fakirlik örneği de şuydu; Nazan Öncel’in şok edici “geceler kara tren” şarkısındaki çoklu katmanlı yalnızlık..

“Günlerdir kapımı kimseler çalmıyor,

Göğsümden içeri yokluğun sızıyor

Bir demlik çayım var, tütünüm de geçiyor”

Zaman zaman değindiğim gibi bizim kültürümüzde bolca işlenmiş bu yalnız, hazin akşamlar bu şarkıda burada bitmiyordu. Esasında daha yeni başlıyorduk. Zirvesine “bende bir resmin var yüzüme bakmıyor” anında ulaşacaktı. Garaudy’nin insandan insana en kısa yol dediği sanatın bu dili dinleyicisini o kapkara gecenin içine emebilecek güçteydi.

Yine ünlü Feyruz’un “ben seni yazın sevdim” şarkısında kışın yağışlı zamanında eski evinde oturan bir kıza bir adam “beni bekle geleceğim” der. Kız bekler ama adam gelmez. Mevsimler geçer. Bu kız için kolay olmayan zamanlar tabii ki. Sonra bir gün tanımadığı bir kadın bir mektup getirir adamdan. Ama harfler yok olmuştur. Bir mektubun mevcut olup da harflerin düşüp gitmesi bize sanatın diliyle fukaralığımızı anlatmakla kalmaz biraz da yaşatır.

Bu aradan bakınca hasretin her türlüsü yoksunluktur da. Delil mi?

“Bulutlar yüklü, ha yağdı ha yağacak üstümüze hasret,

Yokluğunla ben başbaşayız nihayet”

“Gülüm, yaprağım soldu, gönlüme hazan doldu
Bir ömür harap oldu, onu bilmiyor Leyla”

Ayrılık Mecnun’a döndürdü beni…

Gurbet şarkıları paso yoksulluktur. “bir dost bulamadım gün akşam oldu” diyen garipler sanat yoluyla ta içimize sinmişlerdir. Ama bu teori kapsamında belki de sinmediler, sadece bizim de zaten o durumda olduğumuz bize hatırlattılar.

Bir gün sahip olmayı umduğumuz her şeye, yaşamayı ümit ettiğimiz her şeye şu anda ulaşmamış olduğumuz da kendinden ispatlı bir şey. Fakirliğimiz ayan beyan.

Henrik İbsen’in ünlü Peer Gynt piyesinde aklı bir karış havada genç, kendisi kadar saf bir kızı kaçırır ve ormanda bir kulübeye yerleştirir. Kendisini beklemesini, bir gün döneceğini  söyler ve Kuzey Afrika çöllerine gider. Olgun bir adam olması onlarca yıl alır. Yaşlı ve mahzun bir adam olarak memleketine döndüğünde Solveig’in yaşlı bir kadın olarak kendisini beklemeye devam ettiğini görür. Solveig onu teselli ederken başını dizlerine dayayıp ölür. Bu sözcüklerden gittiğimizde Solveig’inki de ne yoksulluk ama… Ama ne asalet bir yandan da.

Soğuk bir gün sabah erkenden çıkıp üşüyerek servis beklerken. Üstelik işi olmadığı için bundan da fakirler varken. Üşümek fakirliktir. Belki de bu nedenle “üşüdüm üstümü örtsene anne” şarkısı hepimize dokunur. Veya “Beton çok soğuk, üşüyorum.” Dediğinde aynı siyasi düşünceyi paylaşmayanlar bile Muhsin Yazıcıoğlu ile hemhal olabilirler.

Fakiriz, fakir oğlu fakiriz. Ama bir yandan da bu fakirlik içinde imkanlar barındırır gibidir;

·         Tuhaf ki ruh ağlarken bile ortaya çıkan sesten en güzel sanat eserleri çıkar. Şarkılara şiirlere veya diğer edebi eserlere (hakikatli olmak şartıyla) bir dönüp bakmak yeter. Bazen şunu diyesim geliyor “bu nasıl bir asalettir ki oturup ağıt yaktığında çıkan eserler bu kadar güzel olabilir?”

·         Yoksun insan ümit ettiği şeye doğru güdülüdür. Yoksunluk doğru ele alındığında pek çok zaman  ümitle beraber gider ki bu da bu dünya için az bir zenginlik sayılmaz. Aynen ümit gibi fakirliğimizin doğurduğu bir dolu zenginlik vardır. Mesela “fakirliğin doğru ele alınması” dedik. Çünkü fakirlik ve doğruluğun pekala da beraber olabileceğine inanmaktayım.

Sonuç; yetkince farkına varılmış fakirlik zenginliktir. Ve bu söylediğimin mantıksal bir tutarsızlık veya edebiyat olduğunu düşünen olursa niyetim asla o değil. Kastettiğim şey yazdığım şey.

Muhabbetle