Fakirlik

Paul Ricoeur’a göre  sembol bize ilk bakışta görünen anlamı üzerinde yorum yaptığımızda ikinci anlama götürür. Söz konusu kutsal/din olduğunda ise semboller iyice önem kazanır. Semboller bizi hakiki anlama götürecek yolun kapısı gibidir, yolu yürümek (yorum yapmak) da bizim işimiz.
 
Hatırlayınız ki eski Yunancada “symbolon” ikiye bölünmüş bir şeyi tekrar birleştirmek demekti. Diyelim “sidre ağacı” sembolünün ilk anlamından (bir ağaç) “yaratılmış ile yaratılmamışı birbirinden ayıran sınır çizgisi” gibi ikinci anlama ulaştığımızda bu iki parçayı birleştirmiş oluyoruz.
 
Ricoeur buradan şaşırtıcı bir şey çıkarır; semboller bize anlam açısından fakirliğimizi gösterir. Fakirizdir zira herşeyin sadece ilk anlamı vardır elimizde. İkincisi için demir  çarıkları giymeli, demir asayı alıp yollara düşmeliyiz. Biz fakiriz çünkü elimizdeki anlamlar hep eksik. Üstüne üstlük sembollerin mevcudiyeti bile yetmiyordu anlam vermemizi sağlayacak bütüncül bir teori yoksa sembollere nesnel bir anlam vermemiz mümkün değildi; fakirlik üstüne fakirlik.
 
Bu bana büyük bir anlayış olarak göründü. Anneciğim eskilerden bir söz aktarırdı “çalımına bakma çul kabası”.. Yani o şaşaalı yürüyüşüne bakma, eninde sonunda kıyafetinden kaynaklanıyor bu ve  o kıyafetine dayanıp çalım satacak kadar kalitesiz birisi.
 
Bu bana bir kere daha modern felsefenin fakirlik şöyle dursun sefaletini anlatıyor. Hiç bir hakiki büyük soruya (Niye varım? Tüm bu şeyler niçin var? İnsan nedir? Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Ölümden sonra ne var? Niye yaşayayım? “Güneşli günler sona erdiğinde” niçin yaşayayım? ) cevap getirememiş, kendisine bel bağlayanları tüm varoluşsal krizlerde perişan (ama şık) ortada bırakmış bu felsefeye sefil desek çok mudur?
 
Bu bana vaktiyle taa öğrenciyken denk geldiğim Afrikalı bir şairin şiirini hatırlattı. Afrika’nın Atalar dinine referanslar içeren bu şiirden aklımda kalan az bir kısım şöyleydi;
 
Ölüler ormandaki ağaçta
Ölüler çadırın direğinde
Ölüler ölü değil
 
Kahkahalarla gülsek mi, dereler ağlasak mı bilemiyordum; bu dünyanın en geri kalmışı olduğu söylenen insanlar bile ölümü bir yerlere oturtmuş, bir davranış tarzı çıkartmış, onunla yaşamayı öğrenmişti. Modern insan ne kadar anlam fakiri ne kadar da sefildi.. Olanca enerjisini “zengin gibi görünmeye ayırmış” bu fukaralara ne demek lazım? (şehitlerin ölmediğine inananların yaptıkları şaşılacak işlere ise girmeyeceğim bile) 
 
Aklıma Gai Eaton’un Varoluşçuluk ile ilgili dalga geçtiği sözleri geldi; “300 sene önce modern felsefe “düşündüğümüzü” (Descartes’in “düşünüyorum öyleyse varım” sözüne referans)  bulmuştu, 300 sene sonra “var olduğumuzu” buldu, bu da epeyce bir ilerleme sayılır”
 
Kendi adıma bunca fukaralık içerisinde modern felsefeyi yine de komple değersiz bulmuyorum zira sembolleri incelerken “ne kadar da fakirmişiz” sonucunu çıkarmak gibi bir şeyi felsefeci yapabiliyor, ama çok önemli bir şartla, esasında dindar olan bir filozof, hatta neredeyse bir teolog.
 
Muhabbetle

Şu tarafa ya da bu tarafa…

Vaktiyle TV’de yarım yamalak seyrettiğim bir 2. dünya savaşı filmi vardı. 

Tipik bir 2. dünya savaşı filmi yapısı vardı. Bir orta Avrupa şehrinde yaşayan başarılı bir Yahudi terzi hanımın hayatıyla başlıyordu. Başarılı, gururlu bir bayandı. Taliplerine karşı bir müşkülpesentliği vardı. Bir sorun yaşandığında  üstünü giyinip belediye başkanının makamına dayanabilecek bir kişilik gücü vardı vb.
 
Filmin 2. yarısında ise Alman ordusu şehre giriyor ve her şey berbat oluyordu. Gelen zulüm öyle kişilik gücüyle filan çözülecek türden bir şey değildi. Ama esasında benim için pek o kadar da kıymete haiz olmayan bu filmi hatırlamamın sebebi filmin en son sahnesiydi;
 
İnsanlar tutsak alınıyor ve öldürülüyordu. Bu bayan da ailesiyle beraber sadece Yahudi olduğu için tutuklanmıştı. Gözlerinin önünde ailesinin önemli bireyleri öldürüldükten sonra -galiba- barış güçleri geliyordu ve bayan özgür kalıyordu. Ona “artık özgürsün gidebilirsin” (veya benzeri) bir şey söyleniyordu. Bayan dışarı kırsalımsı bir yere çıkarılıyordu. Can alıcı sahne şuydu; özgür (!) kalan bayan koşmaya başlıyordu, sonra birden durup (sanki koşmakta olduğu istikametin artık bir anlamının kalmamış olduğunu hatırlayıvererek)  bir başka istikamette koşmaya başlıyordu.
 
Şok edici sahne buydu. Ben bunu o zamana şöyle anlamıştım, bunca tarifsiz zulümden, en sevdikleri bu zulmün altında öldükten sonra artık ne kurtulmanın, ne özgür olmanın bir anlamı kalıyordu. Ha bu yöne kaçmışsın ha şu yöne ne fark eder onun yaşadıklarını yaşadıktan  sonra. Belki de sahne onun artık akıl sağlığını yitirdiğini anlatıyordu. 
 
İstikameti olmayan bir koşma.. Bir o yana bir bu yana koşma. Koşuşturma. 
 
Geçenlerde tefsir okurken, Mısırdan çıktıktan sonra sınamaları geçemeyen İsrailoğullarının ceza olarak çöllerde 40 yıl  “şaşkın şaşkın dolaşma” cezasına (ve bunun Kaşani tarafından kalp beldesinden yoksun, tabiat çölünde şaşkın şaşkın dolaşmak olarak yorumlamasına)   denk geldiğimde aklıma bu sahne geldi. Tabii benim açımdan konunun İsrailoğlu bağlantısının hiç bir anlamı yok. Benim için anlamlı olan bir “insanlık hali” olarak “bir o yana bir bu yana koşmak”. Yoksa filmdeki bayanın şaşkın hali ile ile İsrailoğullarınn ki çok farklı türde. En azından bayan masum, ötekilerse günahlarının bedelini ödüyor.
 
Tabii eğer bu “başı kesik tavuk gibi  koşma” hareketinin, şu tarafa ya da bu taraf koşma arasındaki ayrımın anlamını kaybettiği, istikametin top yekün yitimini anlatan bu hareketin kendi şahit olduğum yaşamlara dokunan bir tarafı olmasa belki de filmi hatırlamazdım bile veya bu ayeti de okur geçerdim.
 
Oysa bana göre bu enerji yüklü ama istikameti olmayan “şaşkın” aktivite çok ama çok şey anlatıyordu. Hatta belki de yaşadığımız çağla ilgili ciddi bir temsil edicilik düzeyinde. Bu kadar faaliyet, bu kadar söz, bu kadar yaygara.. Bu kadar aktivite bir istikametin olmadığını gözden kaçırtır gibi. Bir gün yorgun argın oturup “n’apıyorum ben yaa?” diye sorulduğunda çok da sağlam bir cevap verilemeyecek bir aktivite gibi.
 
Bu yazıyı şöyle sonlandırayım; bu yazı “kıble” üzerine olmuş olsun. Çağımızın çok temel bir eksikliği olarak mutlak bir referans noktası ve buna bağlı olarak da “yön” eksikliği.

“dindarlarımıza din”

Kendi sesinden Ali Şeriati‘nin duası…

Bonus:

Her yerde olan fakirlik açlık ya da açıklık değildir. Fakirlik para ve altına sahip olamama da değildir. Fakirlik, sahafta satılmamış bir kitabın üzerindeki tozdur. Fakirlik, kağıt imha makinesinde, gazete parçalayan bir bıçaktır. Fakirlik, arabanın camından dışarıya atılmış muz kabuğudur. Fakirlik yemeksiz geçirilen bir gece değildir, fakirlik “düşünmeden” geçirilen bir gecedir.