Muğla’ya Yolu Düşenler Süpüroğlu’na Uğrayabilir

süpüroğlu 1024x768 - Muğla'ya Yolu Düşenler Süpüroğlu'na Uğrayabilir

süpüroğlu muğla 1024x768 - Muğla'ya Yolu Düşenler Süpüroğlu'na Uğrayabilir

karabaplar yemek 1024x768 - Muğla'ya Yolu Düşenler Süpüroğlu'na Uğrayabilir

karabağlar süpüroğlu 1024x768 - Muğla'ya Yolu Düşenler Süpüroğlu'na Uğrayabilir

Yediğimiz bu nefis yemekler sonrası “abi bu işin sırrı ne?” sorumuza “yediğiniz patlican geçen senenin mahsulü” cevabı aldık. Nasıl yani?

Adamlar yazın marketlerde kabak, marul… kışın domates, biber, patlican… peşinde koşmuyorlar. Her daim mevsiminde ve kendi bahçelerinde olabildiğince organik şekilde yetiştirdikleri sebzeleri buzluğa atıp sene içinde kullanıyorlar. Bakar mısınız? 🙂 Sonuç olarak bu nefis lezzetler ortaya çıkıyor.

süpüroğlu denizli 1024x768 - Muğla'ya Yolu Düşenler Süpüroğlu'na UğrayabilirIMG 5735 1024x768 - Muğla'ya Yolu Düşenler Süpüroğlu'na Uğrayabilir

Yolunuz Muğla’ya düşerse, şehir merkezine 3 km mesafedeki “Karabağlar Yaylası” adıyla bilinen bölgede bulunan “Süpüroğlu” lokantasında meşhur Muğla yemeklerini mutlaka tadın. Vedat Milör’den de tam not alan mekan için, kendisinin kaleme aldığı yazıya buradan göz atabilirsiniz.

EKSİLERİ: 

Fiyatlar pahalı. Sipariş vermeden fiyat sorun.

Zaten yemek fiyatları pahalı bir de kuver ücreti (2 kişi için 16 lira) alıyorlar. Şark kurnazlığı yapmasak!

Tuvaletlerinin kirli ve eski olması böyle bir mekana yakışmıyor.

muğla yemekleri 1024x768 - Muğla'ya Yolu Düşenler Süpüroğlu'na UğrayabilirIMG 5737 1024x768 - Muğla'ya Yolu Düşenler Süpüroğlu'na UğrayabilirIMG 5739 1024x768 - Muğla'ya Yolu Düşenler Süpüroğlu'na Uğrayabilir

Süpüroğlu
Orhaniye Mah. Süpüroğlu Mevki Karabağlar Yaylası No:56,, 48000 Muğla Merkez/Muğla
Telefon: (0252) 217 65 65

Körün Köre Kılavuzluğu

Geçenlerde bir ortamda gündeme gelen bir felsefi eser dile gelmesi, zahir olup herkes tarafından görülmesi pek güzel olacak bazı gerçeklerin ortaya konması için pek uygun bir merkez oluşturuyor. Bu Albert Camus‘un Sisifos Söyleni isimli eseri.
sisifof söyleni 1 - Körün Köre Kılavuzluğu
Görsel: Kitapveyorum

Sisifos Söyleni, Fransız yazar ve düşünürü Albert Camus`nün II. Dünya Savaşı ortasında yayımlanan deneme kitabıdır. 1942 yılında Fransa`da Le Mythe de Sisyphe adıyla basılmıştır. Kitap, adını Yunan mitolojisinden alır. Yaşamı ve intiharı sorgularken, saçmayı başka bir deyişle uyumsuzu anlatır.SisifosHomeros`a göre ölümlülerin en bilgesiydi. Tanrıları kızdırması sonucu bir kayayı dağın tepesine çıkarmakla cezalandırılmıştı. Tam çıkardığı sırada taş aşağı yeniden yuvarlanıyor, taşın ardından bakan Sisifos aşağı inip tekrar taşı çıkarmaya çalışıyordu. Camus`ye göre bu kısır döngüyü trajik yapan da kahramanın her deneyişinde tekrar düşeceğini bile bile taşı çıkarmaya gayret etmesidir.

Camus saçma kavramını burada kurar, yaşamın beyhudeliğinin bilincinde olan insan. Bu durum bütün dinlerin temelini oluşturur ve din sayesinde yaşama anlam verilebilir. Fakat Camus bunu kabul etmez, en büyük uyumsuz kahraman Sisifos üzerine saçma`nın farkındalığının tarihsel gelişimini anlatır.

Dağın tepesinden kayanın düştüğünü gören Sisifos, inişi sırasında düşkün durumunun bütün enginliğini bilir. Ama Sisifos tanrıları yadsıyan ve kayaları kaldıran üstün sadıklığı öğretir. O da her şeyin iyi olduğu yargısına varır. Bundan dolayı da “Sisifos`u mutlu olarak tasarlamak gerekir.”

Camus, pes etmez. Sisifos`un durumuna sonsuza kadar çare bulamayacağını bilir. Fakat, saçmanın geriletilebileceğinin farkındadır. Bu yüzden ” tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insanın yüreğini doldurmaya yeter. ” diyerek intiharı haksız çıkartır.

Konu ateizm ve intihar bağlantısından çıkmış. Fransız düşüncesinin o aşırıcı tarafı (haşa) Tanrının olmaması durumuna ortaya çıkan hayatın anlamsızlığına intiharın doğru tepki olup olmadığını tartışıyormuş. Albert Camus da bu tartışmaya bu eserle katılmış. Evet belki sonuç saçma olabilir ama yine de intihar doğru tepki değil demiş. İnsanın boş bile olsa bir iş için girdiği çaba onun hayatını yeterli düzeyde doldurur sonucuna varmış. Yani ateizmi tasdik etmiş ama intiharı reddetmiş.

Türk okuyuculara çok tuhaf gelebilir ama Fransızlar “intihar çözüm müdür?” diye tartışıp bu süreç içerisinde tartışmayı yürüten dergi içerisinde çok sayıda kişinin intihar edebileceği kadar bizden farklı bir anlam dünyasına sahip bir kültür. Camus da intiharı (göstermeye çalışacağım gibi “güya”) reddetmiş.

Bu eseri üzerinde konuşulmaya değer bulmamın sebebi  bunun ateist tebliğin kitaplarından birisi olması. İnsan şunu diyebilir. Bize teklif edilen bu mu? Dağın tepesine tekrar ve tekrar ve tekrar bir taşı çıkarmak mı? Böyle tuhaf bir teklifi kim niye kabul etsin ki? Cevabı şu: bu surette insan kendisinin farkındalığına ulaşır. Yani hani dindarların ateistlerre yönelttiği genel bir eleştiri vardır ya: onlar 3 günlük dünya menfaati için (aşırı eğlenceler, başkalarını küçük görme hazzı, küçük bir Tanrıyı oynamak, serbest cinsellik vb ) kalıcı olan “hakiki menfaatleri” elleriyle itecek kadar kör olmuş kısa görüşlü insanlardır vb. Ateistler  bu kitapla demekteler ki “bakın biz en ağır zahitler de olabiliriz. Bir dindarın bile kabul etmekte zorlanacağı çilelere  “kendilik farkındalığı” için katlanabiliriz. Biz sizden daha çok hak aşığıyız.”

Bu dağa taş çıkarıp sonrada yeni baştan başlama cezasının efsanesini eskiden de duyardık ve benim içimi sıkardı. Olabilecek en kötü ceza bu diye düşünürdüm. Zira biz çocukken dağlara çok çıkardık. Ve eğer özel yetişmemişseniz yüksüzken bile ve öyle çok da zorlu olmayan bir dağ bile insanı zorlar. İkinci bir çıkış daha bana kabus gibi gelirdi. Herhalde sıradan bir insanın tepkisi ikinci seferde havlu atıp bağıra bağıra şikayetlenmek olurdu..

Ama sanki olumlu gibi gözüken bir şey var. Camus intiharı reddediyor. Şimdi konuya başka bir açıdan bakalım; psikoloji açısı “Öğrenilmişlik çaresizlik” Öğrenilmiş çaresizlikle ilgili hikayecikler bir ara anlatılırdı. Tipik bir tanesi: Pireleri bir tepsiye koyup alttan ısıtmışlar ama bu arada üstlerine de cam bir fanus kapatmışlar. Sinekler sıcaktan kaçmak için zıplıyorlarmış. Ama bu zıplama onları (camı göremedikleri için “bilmedikleri” bir sebepten) tepsinin dışına çıkaramıyor ve her seferinde geri  düşüyorlarmış. Bu “ne yapsak çözüm yok duygusu” ile fanusun yüksekliğini aşmayacak şekilde zıplayıp geri düşmeyi öğreniyorlarmış. Ve fanus kaldırıldığı zaman da onlar yine yanmalarına rağmen fanus varmışçasına “ölçülü” zıplıyorlar, dışarı sıçramıyorlarmış. Yapmaları gereken basit ve acısız bir deneme olmasına  karşın onlar çok kere yapıp sonuç almadıkları için bu basit denemeye bile girişmiyorlarmış.

Tamamen değilse de yeterince kabul gören bir teori öğrenilmiş çaresizliği (yani; ne yapsan fayda yok deyip yılıp bırakmak) depresyonun ana sebebi olarak görüyormuş. Bu sırada depresyonun dünyadaki en yaygın intihar sebeplerinden birisi olduğunu hatırlayalım.

Yani Albert Camus kendisine itibar edenlere intiharın hiç de başvurulacak yol olmadığını söylerken anlattığı “hiç bir sonuç vermeyen bu yüzden de anlamsız eylem” intiharın belki de birinci sebebi.  Yine intiharı felsefi olarak (sözüm ona) reddederken, psikolojik olarak kendisini dinleyenleri  onun avucuna koyuyor.

Böylece döngü tamamlandı.

Körün köre kılavuzluğu bu oluyor herhalde…

Kimi zaman ateistler  yada genelde Türk solcuları idealleri ülke İsveç’in intihar şampiyonlarından olmasını iklime (kışın neredeyse 20 saat zifir zindan karanlık 4 saatte gri olan havası vb) bağlayarak açıklamaya çalışırlar. Kısmen doğrudur ama sadece kısmen. Zira inançsızlığı ile meşhur ve Avrupa’nın en güzel iklimlerinden birine sahip Fransa da intihar şampiyonlarındandır. İslam ülkelerinden sadece Sovyet artığı Türk  Cumhuriyetlerinin liste başlarına oynadığı düşünülünce sebep biraz netleşir. Hiç de dindar sayılmayacak Eric Fromm bunun sebebini “Sağlıklı Toplum” isimli eserinde İncil’den bir ayete atıfla açıkça söyler “insan sadece ekmekle yaşamaz, o Rabbin sözüyle yaşar”

Ricoeur, Bachelard gibi  felsefenin muhteşem işçilerini asla değil ama Jean Paul Sartre, Albert Camus, Politzer gibi “din yerine ikame edilmek üzere” felsefe yapmaya çalışan   Fransız felsefeleri için hoşgörünüze/affınıza  sığınarak kişisel kanaatimi samimiyetle söyleyecek olursam bu “rezillik” olurdu. “Tepeden tırnağa rezillik” “Sofistike dolandırıcılık, nitelikli dolandırıcılık” olurdu. “İğrenç” olurdu.

Ricoeur, Bachelard gibileri özellikle ayırıyorum ve onlara hürmet duyuyorum. Onların felsefeleri din yerine ikame olmaya çalışan şeyler değil. Hiç değil. Bu yüzden inancı ne olursa olsun insanın zihinsel donanımlarını çok geliştiren, inanıyorsa da en güzel şekilde inanmak için zihinsel beceriler kazandıran adamlar. Bachelard’ın dinle ilgili görüşlerini bilmiyorum (ama bu konuda pek saygılı ve zarafetle konuşur)   ama Ricoeur neredeyse ilahiyatçı zaten. Dine değinmediği noktalarda bile din onun için çıkış noktasını oluşturuyor.

Muhabbetle

Birkaç Mevsim Beklemek

Yıllar önce okuduğum bir tarih kitabında şöyle bir şey anlatılıyordu;
 
Esasında insanlığın en büyük devrimi avcı-toplayıcılıktan tarıma geçişti. Medeniyete dair tüm temel yapılar bu şekilde oluşmuştu. Büyük resme baktığımızda endüstri devrimi bunun yanında ancak göreceli bir öneme sahip olabilirdi;
 
Tarıma geçmek için ( o zaman gübreleme iyi bilinmediğinden) kendiliğinden toprak yenilendiği için ırmak deltalarına yerleşmek gerekiyordu. Bir çiftçi zümresi ortaya çıkıyordu ve ilk defa insanlar tüketebildiklerinden fazlasını üretiyordu. Bu “artı değer” in adresi ise baştan belliydi. Bu tarlalara saldırmaya gayet meyyal tarım-öncesi toplumlardan çiftçileri ve tarlaları koruyacak askerlere ve onu düzenleyen devlet sistemine. Yani üretmeyen ama o olmazsa da üreticinin naçar kalacağı pek çok şey. Böylece ordu, devlet vb kuruluyordu. Çiftçiliği yapabilmek için ırmakların taşma/çekilme dönemlerini iyi bilebilmek gerekiyordu. Bu takvim, tapu-kadastro vb gibi pek çok şeyi doğuracaktı. Tabii matematik, geometri vb de. En önemlisi ise üretmeyen ama faydalı işler yapan tüm bu matematikçi, hukukçu, astronom gibi insanların da bu fazladan üretim sayesinde geçimini sağlayabilmesiydi. Uzmanlaşmaya imkan veren bir durumdu bu ve medeniyet işte bu şekilde doğmuştu. 
 
Ancak şu anda hatırlayamadığım (Adını hatırlamıyorum derken belirteyim yazarı Batılı ve İslamdan eni-konu bihaber birisiydi.) yazar burada durmuyor bu medenileşme hareketinin arkasındaki ruh hareketine kadar takip ediyordu. Bu ruh hareketi sabırdı. Daldan meyve toplamaya veya ormana gidip bir hayvan yakalayıp yemeye alışkın insan birden 8-9 ay beklemesini icap ettiren, hiç de risksiz olmayan bir süreci işletir hale geliyordu. Ortada olmayan (8-9 ay sonra ambarına girecek) bir yiyecek için şimdiden sıkıntılara göğüs germek. Belirsizliklere atılmak. Halen de dünyadaki endişelerin ve buna bağlı psikolojik rahatsızlıkların baş kaynağı olan “belirsizlik“. İşte herşeyi mümkün kılan buydu yazara göre; “sabır
 
Tarihten ruhsallığa bu geçiş genç bir okuyucu için tatlı bir sürpriz, küçük bir aydınlanmaydı.
 
Onyıllar sonra şimdi buradan devam etmek istiyorum.
 
Scott Peck‘in çok satan “Az Seçilen Yol” (Road Less Travelled) isimli eseri psikoloji ve maneviyat arasındaki köprüyü inşa etmeye çalışıyordu. Yazar bir psikiyatristti ama maneviyatın da önemine inanıyordu. İnsanın hakiki anlamıyla hayatı başaran bir insan olması için “öz-disiplin” in birincil mesele olduğunu düşünüyordu. Öz disiplinin “canlı çekirdeği” ise “hazzı erteleme” kabiliyeti idi. Belki de şu psikoloji deneyini duymuşsunuzdur; 4-5 yaş grubundaki çocuklara şimdi yerlerse -hemen önlerinde duran- bir şeker, 10 dk (veya buna benzer bir şey) beklemeyi kabul ederlerse iki şeker verileceği söylenir. Çocukların bazısı hemen yer, bazıları sonraki iki şekeri kabul eder. Tabii bu sadece “kabul” etme meselesi değil bu sabrı gösterebilme meselesidir de. Çocukları uzun süre izleyen uzmanlar yetişkinliklerinde, bu bekleyebilen çocukların hayatın her alanında (eğitim, iş, aile, dostluklar vb) istikrarlı bir şekilde bekleyemeyenlerden başarılı olduğunu gösteriyordu.
 
Scott Peck uzman derinliğiyle bu prensip ışığında günlük sıradan deneyimlerimizi “okuyordu”. Uyuşturucu veya diğer tüm diğer “keyif verici” alışkanlıklar hazzı erteleyememeden dolayı insana musallat oluyordu. Zira kısa vadede “haz veren” bu nesneler uzun vadede hüsrandan, acı pişmanlıklardan  başka bir şey vermiyordu. Bu haz vericileri reddedenler belki de uzun vadede daha fazla haz alıyorlardı.
Tembel bir öğrenci esasında aynı dertten muzdaripti. Ders çalışması gereken dönemde -hazzı erteleyemediği için-  arkadaşlarıyla haytalık yapıyor, dersi ihmal ediyordu. Çalışkan disiplinli öğrenci ise sınav haftasında sevdiği bir filmi veya maçı seyretmekten bile vazgeçebiliyordu. Durum kısa vadede böyleyken orta vadede resim netleşiyordu. Disiplinli öğrenci yazın gayet hoş bir tatil yaparken ve ailesinin takdirleriyle, onunla gurur duymalarıyla hoşça vakit geçirirken disiplinsiz öğrenci biraz mahcubiyet içinde ikmallere çalışmak durumundaydı. Toplamda kimin daha çok haz aldığı konusuna ise girmeyeceğim.
 
Dinlerde ve özellikle de İslam dininde hazza mesafe alışların her birisinin “hazzı red” değil “erteleme” olduğu kolaylıkla farkedilebilir diye düşünmekteyim. Oruç sadece akşama kadar sürer. İftar keyfin ta kendisidir. Normal bir öğünden daha haz dolu bir yemektir bu. Ve İslamın cinselliğe koyduğu “Allah’ın razı oluş” sınırları da öyle. En son halükarda ise “haz” sadece ölüm sonrasına kadar ertelenmekte ve inkar edilmemektedir.
 
Ve şimdi yine konuyu azıcık yer değiştirip, ziraate döneceğim; Çiftçi olmayan ama tabii ki biraz fikri olan bir insan olarak çiftçilikten pek çok ruhsal ilke çıkarılabileceğine kuvvetle kaniim. Çiftçilik şöyle bir şeyi zorunlu kılar; eğer bu işi sürdürebilmek istiyorsanız hasatınızın bir kısmını tohumluk olarak ayırmak zorundasınızdır. İsterseniz kışın ortasında yarı aç bir durumda kalacağınız gayet belli bile olsa tohumluğa dokunamazsınız. Kısa vadeli bir kazanç, konfor için geleceği rüzgara savuramazsınız. Sabrın bir başka boyutu olan bu ilkeyi çok önemli buluyorum zira tüketim çağının tam da gözden kaçırdığı şey bu.
 
Pek çok film ve diğer anlatı türleri “sıkıntı içerisindeki” geleneksel insanı ve “haz içerisinde eriyen pervasız” moderni karşı karşıya koymakta ve zımnen “ne gerek var bunca sıkıntıya” sorusunu sormaktadır. Kredi kartından henüz kazanmadığı parayı yemeye alışmaya başlayan hiper-modernlerin peşin hazlarının nihayetine bakmak iyi olurdu. Kendi adıma gençliğinde yediği haltlardan dolayı yaşı ilerleyince  hüsran ve pişmanlık içerisinde kalan ama kalı da başına gelen yeterince insan tanıdım.
 
Sadece bir örnek üzerinden gitmeye çalışacağım; mesleki kariyeri her şeyin önüne koyan, kadının geleneksel rolünü en öküz, en maço erkekten daha fazla hor gören feminizm vb modern hareketler neticesinde kadınlar zor bir seçenekle karşı karşıya kalmıştır. Şarkılara, filmlere yansıyan “kariyer mi, annelik mi?” sorusu. Daha fazla modern kadın kariyeri, daha fazla geleneksel kadın anneliği seçmiştir ama tabii ki sınırlar mutlak değil. Bilmem kaç çocuklu kariyer kadınları da olmuş, başarılı iş yaşamlarının yanısıra birkaç çocuğu sağlamca yetiştirmiş modern kadın da hiç az olmamıştır. Ancak anneliği reddedebilen kadın tipinin daha modern olduğunu bilmem ki fazla tartışmaya gerek var mı? Pek de şaşacak bir şey yok ki mesleğe ve çalışma hayatına diğer her yerden daha fazla öncelik tanıyan Cermen halklar en fazla nüfus erozyonuna uğrayanlar olmuştur. Özellikle Almanya’nın nüfusu resmen azalmaktadır. Dünyanın belki herkesten çok kendisini seven bu millet çarklarını döndürmek için dışarıdan işçi almak zorundadır.
 
Hoş Almanları sadece kendileri değildir seven. Türklerde de kendi ideallerini Almanlara yansıtan çoktur. Sadece fiziksel özellikleri açısından bile hayli beğenilirler. Pekiyi nasıl oluyor da bu halk kısa vadede kendisini yüceltecek (kariyer yapmak) ama uzun vadede yok edecek bu döngüye sokmuştur? Dünyanın en rasyoneli olduğundan zaman zaman konuşulan bu toplum nasıl olup da kendi hakiki menfaatini (çok olmak, demografik avantaj, o pek değerli kendisinin türünden, benzerinden bir dolu yapmak) elden kaçırmıştır. Bu ne çeşit bir rasyonalite ki sahibini uzun vadede dımdızlak ortada bıraksın, ele-güne muhtaç etsin? Güzel bir gelecek projesi bugün bazı sıkıntılara katlanmaya değmez mi gerçekten? Bu soruyu ısrarla vurgulamak istiyorum; bu ne çeşit bir rasyonalite?
 
Artık geleceğin de ekonomik bir değeri olduğunun keşfedildiği bir zamanda; (çok uzun vadeli krediler, kredi kartları ile hiç de sahip olmadığınız bir parayı bugün harcayabilmek, bugün dünya  kadar avantaj sağlasa da gelecek nesillere yüzlerce yıllık tehlikeli çöplük bırakmak anlamına gelecek nükleer sektör vb, bugün bize hemen zenginlik getirebilecek ama bir süre sonra perişanlığa sebep olabilecek doğal kaynakların çok hızlı tüketimi (yüz milyonlarca senede biriktiği söylenen fosil yakıtların neredeyse 100-150 yılda tükenme notasına yaklaşmasından kaynaklanan bir garip zenginlik) “ye, iç, eğlen, çal-oyna, bugünü yaşa” tavsiyesi ne kadar “rasyonel”dir?
 
Belki de genç yaştakilere gayet cazip gelebilecek “haz merkezli yaşam” davetine karşı muhafaza edilmesi gereken tohumlukları, aç-bilaç kalsak bile yenmemesi gereken bu tohumlukları hatırlatmak gerekiyor. Bazı şeylerin “yenmemesi”, bir süre sonra daha fazlasını almak üzere toprağın altına ellerimizle gömülmesi gerektiğini söylemek bu delice tüketim ve “hepsini isterim, şimdi isterim” çağının insanı için cazip bir çağrı olmasa bile gerçeğin kendine özgü bir güzelliği ve tatmini olduğuna ve insanın medyada sunulduğundan daha asil bir varlık olduğuna inandığımdan bu “cazibe eksikliğine” rağmen yine de söylenmesi gerektiğini düşünüyorum.
 
Cazibesi az olsa bile, insanın buna duyarsız kalamayan bir tarafı olduğundan;
  • Kazanmak istediğimiz her şey için bir bedel ödememiz gerektiğini, bu bedelin bazen zor  da olabileceğini, 
  • Güzel bir gelecek için bugün sıkıntılara katlanmanın gayet akıllıca olabileceği pek çok durum olabileceğini, 
  • Hepimiz kendimizin en muhteşem haline yükselmeyi isterken “o zorlu sarp yokuşu tırmanmaktan kaçınmanın” pek de rasyonel olmadığını,
  • Vur patlasın-çal oynasın hazzın uzun vadede yıkım ve hüsran anlamına gelebileceği çokça durum olduğunu,
  • Korkunun bazen “gayet yerinde” bir davranış olabileceğini,
  • Hayatın hiç de riskten ari olmadığını, hayatın haz alınacak boyutları olduğu kadar, “kaçınılması, sakınılması gereken” boyutları olduğunu,
  • Bize kısa yollardan yeryüzü cennetleri söz veren “dünyalı vaadlerin”  nasıl hiç de öngörülmeyen yıkımlara vb sebep olduğunu, bu yıkımların bazısının gayet kolay görülse de (Dünya savaşları, terör vb) bazılarının ruhsal yıkımlar olduğu için aynı kolaylıkla görülmeyebileceğinin söylenmesi gerektiğini….
Ve hatta bir gün bizzat o kıymetli “kendimizin” toprağın altına gömülüp “acaba nasıl bir hasat çıkacak?” sorusunu varlığımızla soracağımızı….
 
Bu yazımı da bir şarkıyla bitireyim. Ve yine  bir dolu modern filozoftan çok çok daha fazla kulak vermeye  değer olduğuna kuvvetle inandığım “yaşlı kadının (Fikret Şeneş) bilgeliğine” kulak verelim; “Ya sonra?”. Bu sözlerini dikkatle dinlemeye değer bir şarkı…
 

Muhabbetle

Sadece Dinlenmek ve Sessizlik İstiyorsanız Şehzade Butik Otel’e Gelin.

Tatilin nasıldı diye soranlara ilk kez “gitmek zorundasınız” şeklinde cevap verdiğimiz bir yer. Gündelik yaşantının getirdiği tüm karmaşadan uzak, adeta “dünyanın bir ucunda” olduğumuzu hissettiren, tamamen huzur dolu üç gün… Bir tatilden beklentiniz sakinlik, dinginlik, mükemmel ötesi bir deniz, baş başalık, sadelik, lezzet… ise Şehzade Butik Otel & Restoran geleceğiniz adres olmalı.

IMG 5918 1024x768 - Sadece Dinlenmek ve Sessizlik İstiyorsanız Şehzade Butik Otel'e Gelin.

Bozburun taraflarında 5 yıldızlı oteller yok. Butik oteller, ailelerin işlettiği pansiyon tarzı yerlerde yarım pansiyon (kahvaltı dahil) konaklama yapılıyor. Bizde internet yorumlarına bakarak bir butik otel için rezervasyon yaptırdık.

Bozburun’a ulaştığımızda rezervasyon yaptırdığımız oteli bulamadık Otel resepsiyonu aradığımızda “abi siz ordaki iskelede bekleyin, kaptan geliyor” cevabını aldık 🙂 Bozburun’da ki lüks sayabileceğimiz butik otellere (Miamai butik otel, Aphrodite otel, Baldan Suites, Karia Bel Otel, Sabrinas Haus gibi) karadan  ulaşım yok. Arabanızı Bozburun merkezde bırakıyorsunuz. Otelin teknesi gelip sizi iskeleden alıyor, yaklaşık 500-600 metre uzaklıktaki otellere götürüyor. Bu durum biraz canımızı sıktı çünkü akşamları çevreyi dolaşmak, oteller yarım pansiyon olduğu için çevredeki meşhur balık restoranlarında akşam yemeği yemek istediğimiz için her seferinde kaptanı bulup “bizi iskeleye bırakın, şu zamanda alın” gibi muhabbetlere girmek zorunda kalacaktık. Ki bir gece eğlenmek için Marmaris merkeze indik. Sabaha karşı geri döndük. Sabahın beşinde kimi arayacaksın..? Yol yorgunluğu üzerine yaklaşık 1 saat otelin teknesini iskelede bekleyince otel resepsiyonunu arayarak rezervasyonumuzu iptal ettirdik.

Bize hem ortalamanın üstünde hem de tekne ile ulaşıma gerek kalmayacak bir yer lazımdı. “Şurada ki iskele hangi otelin?” sorumuz ile deniz kenarından kısa bir yürüyüş ile ulaştığımız Şehzade Butik Otel tamda hayal ettiğimiz bir yer çıktı.

IMG 5890 1024x768 - Sadece Dinlenmek ve Sessizlik İstiyorsanız Şehzade Butik Otel'e Gelin.

Kendimizi arkadaşımızın yazlığında kalıyormuş gibi hissettik. Otelden ayrılanları el sallayarak uğurlayan, çantalarına taze kekik, dere otu koyan bir işletmeciye sahip bir yer kötü olabilir mi?

2014’te hizmet vermeye başlayan Şehzade Otel’in işletmecisi Fatma Hanım ve şef Evren Abi başta olmak üzere diğer güler yüzlü çalışanları sayesinde şimdiye kadar geçirdiğimiz en güzel tatili yaptık. Bizi karşıladıkları andan, yolcu edene kadar olan süreç bizim için mükemmeldi.

Denizin, huzurun ve lezzetin adresi…

(Otelin iskelesinden genel görünüm)

Odalar yeni, konforlu, pırıl pırıl, her birinin manzarası ayrı güzel. Otel odasından ziyade kendi evinizde kalıyormuş gibi geliyor insana.

IMG 5831 1024x768 - Sadece Dinlenmek ve Sessizlik İstiyorsanız Şehzade Butik Otel'e Gelin.

IMG 5837 1024x768 - Sadece Dinlenmek ve Sessizlik İstiyorsanız Şehzade Butik Otel'e Gelin.

sehzade otel marmaris 1024x683 - Sadece Dinlenmek ve Sessizlik İstiyorsanız Şehzade Butik Otel'e Gelin.bungalow odalar 1024x678 - Sadece Dinlenmek ve Sessizlik İstiyorsanız Şehzade Butik Otel'e Gelin.banyo bungalow 1024x678 - Sadece Dinlenmek ve Sessizlik İstiyorsanız Şehzade Butik Otel'e Gelin.

Bozburun’daki butik oteller yan yana. Bu durum, yan oteldeki kalabalıklığı hissetmenize yol açıyor. Şehzade Butik Otel’in bitişiğinde işletme olmaması daha sakin, sessiz bir ortam hazırlamış.

IMG 5878 1024x768 - Sadece Dinlenmek ve Sessizlik İstiyorsanız Şehzade Butik Otel'e Gelin.

IMG 5883 1024x768 - Sadece Dinlenmek ve Sessizlik İstiyorsanız Şehzade Butik Otel'e Gelin.

Sabah kahvaltısı tam bir keyif. Yeterince doyurucu. Domateslerin kabukları dahi soyulacak kadar detaylarda özenli.

sehzade otel selimiye 768x1024 - Sadece Dinlenmek ve Sessizlik İstiyorsanız Şehzade Butik Otel'e Gelin.

ehzade otel marmaris 1024x768 - Sadece Dinlenmek ve Sessizlik İstiyorsanız Şehzade Butik Otel'e Gelin.

En güzel, en lezzetli akşam yemeklerini burada yedik.

Butik otellerde yemekler ya iyidir ya kötüdür. Kullanılan malzemeye sonrada şefin keyfine bağlı… Normalde akşam yemeklerini kalacağımız otelde yemeyecektik. Ne bilelim, buraya sadece akşam yemeği için gelenler olduğunu 🙂 Konakladığımız 3 gün, her akşam yemeğini Şehzade Otel’de yedik.

Şehzade Butik Otel’de tatil yapmanın en keyifli yanlarından biri de gün batımında akşam yemeği. Gündüz iskelede güneşlenip, akşam aynı iskelede mükemmel bir manzara ve aydınlatmada olabilecek en romantik yemeği yiyebilirsiniz.

IMG 60431 1024x768 - Sadece Dinlenmek ve Sessizlik İstiyorsanız Şehzade Butik Otel'e Gelin.

Ahtapot sevmeyiz ama akşam olsa da ahtapot, kalamar yesek diye bekler mi insan 🙂 Kabak çiçeği dolması efsane… Balıklar günlük, (levrek, mercan balığı yedik) lokum. Akşam yemeği ve gün içindeki atıştırmalıklar, otelden çıkmanızı gerektirmeyecek şekilde makul fiyatlarda.

IMG 5855 1024x768 - Sadece Dinlenmek ve Sessizlik İstiyorsanız Şehzade Butik Otel'e Gelin.

IMG 5850 1024x768 - Sadece Dinlenmek ve Sessizlik İstiyorsanız Şehzade Butik Otel'e Gelin.IMG 5851 1024x768 - Sadece Dinlenmek ve Sessizlik İstiyorsanız Şehzade Butik Otel'e Gelin.

IMG 60481 1024x768 - Sadece Dinlenmek ve Sessizlik İstiyorsanız Şehzade Butik Otel'e Gelin.

IMG 60511 1024x768 - Sadece Dinlenmek ve Sessizlik İstiyorsanız Şehzade Butik Otel'e Gelin.

Bu müthiş yer için aslında söylenecek çok şey var ama kendinizin deneyimlemesi daha iyi olacaktır. Akşam yemeği için hazırlanan masamızdan çektiğimiz bu güzel gün batımı ile yazımızı sonlandıralım.

IMG 5808 1024x768 - Sadece Dinlenmek ve Sessizlik İstiyorsanız Şehzade Butik Otel'e Gelin.

Daha uzun kalamadığımıza üzülüyoruz 🙁 Yaz bitmeden tekrar gidebilmek için fırsat kollayacağız 🙂 Tatil için tercihiniz Marmaris’te Bozburun, Selimiye tarafları ise Şehzade Butik Otel kesinlikle liste başı olmalı. Bizden söylemesi…

Şehzade Butik Hotel & Restoran
Yeşilova Mah. Ada Tepe Cad. No:55 Bozburun/Marmaris
0252 456 27 41 – 0532 743 27 46

Fethiye, Marmaris, Datça, Gökova vs. yolcuları hadi iyisiniz :)

Bozburun tatilimizden dönerken benzin aldığımız istasyondaki abiden “yakınlarda yemek yiyebileceğimiz güzel bir yer var mıdır?” sorumuza “Çine’de Kasap Mehmet Zengin’in Yeri“ne gidin cevabını aldık. Adam 50-60 km sonraki bir yeri tarif ediyor 🙂 Dedik vardır bir bildiği yola devam ettik. Aydın – Muğla yolu üzerinde Çine çıkışında bir sürü köfteci görmeye başlıyorsunuz. Bahse konu mekanı fark etmemenize ise imkan yok. Şimdiye kadar gördüğüm en büyük tabelaya sahip dükkan burası 🙂

Abinin dediği kadar var. Personelin karşılamasından kendilerine güvendikleri belli. Garsonlar güler yüzlü,  ilgili, servis hızlı ve fiyatlar da oldukça makul..

köfteci mehmet 1024x768 - Fethiye, Marmaris, Datça, Gökova vs. yolcuları hadi iyisiniz :)

Burada çöp şiş  ve çine köftesi yenir. Sıcak tere yağlı pide ile birlikte ayrı bir tabakta közlenmiş soğan ve domateste geliyor. Ayrı tabakta geldiğinden köfte/çöp şiş lezzeti ile karışmıyor. Yayık ayranı da güzel. Resimlerden anlaşılacağı gibi porsiyonlar büyük. Önce gözler doyacak dedikleri bu olsa gerek.

ine köftecileri 1024x768 - Fethiye, Marmaris, Datça, Gökova vs. yolcuları hadi iyisiniz :)

Çöp şişler küçük küçük doğranmış. Sanki biraz etleri kuru gibi geldi ama idare eder. Her çöp şişin sonundaki kuyruk yağı da olayı bitiriyor.

ine mehmet zengin 1024x768 - Fethiye, Marmaris, Datça, Gökova vs. yolcuları hadi iyisiniz :)

Köfteleri ise hepsi farklı boyut ve şekillerde, ev yapımı gibi hissettiriyor. Çine köftesi’nin özelliği büyükbaş hayvanların kaburga etlerinden yapılıyor olması. Yağlı yumuşacık mis gibi… Tabağının yanında bir tutam kimyon ve pul biber ile servis edilmeside farklılık katmış.

ine köfte 1024x768 - Fethiye, Marmaris, Datça, Gökova vs. yolcuları hadi iyisiniz :)

Tahinli cevizli kabak tatlısı taze ve lezzetliydi. Adamlar kabağı küp şeklinde değil, ince ince dilimlemişler. Farklı, güzel olmuş.

ine köfte mekan 1024x768 - Fethiye, Marmaris, Datça, Gökova vs. yolcuları hadi iyisiniz :)

Çayımızıda içtik. Yorgunluk falan kalmadı… 🙂

Çıkışta güzel bir sürprizle karşılaştık. Arabamızda bir güzel yıkanmış. Ellerine sağlık. Tekrar görüşmek üzere…

Not: Aynı yol üzerinde Tahsin Işık, Köfteci Dede adında başka mekanlarda var. Buralar içinde olumlu yorumlar yapılmış.

Birde ne buldum 🙂 Red Kit’i Efe’ye dönüştüren, Çine köfteleri için çekilmiş reklam filmi 🙂

Bodrum, Marmaris, Fethiye yolu üzeri güzel mola/yemek yerleri önerisi olanlar yorum bırakabilir 🙂