Sen neyi seviyorsun?

“Zamanın kısıtlı, bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak harcama. Diğer insanların düşüncelerinin esiri olma. Başkalarının seslerinin kendi iç sesinin önüne geçmesine izin verme. En önemlisi, kalbinin ve sezilerini takip etmek için cesur ol, her nasılsa sadece onlar senin ne olmak istediğini bilirler. Bunun dışında herşey ikinci sırada gelir.” Steve Jobs

I Love The Whole World (Boom de yada) by (Discovery Channel)

Ye, İç Ama…

Internette Amerikan Müslümanlarının yaptığı bu ilana bugün denk geldim. “Ye. iç ama israf etme. Çünkü Allah israf edenleri sevmez”ye iç - Ye, İç Ama...

Bu çağın insanı için Amerika’yı görmenin  (ama “gerçekten” görmenin) önemli olduğuna inanmaktayım. Amerika’da iken otel odasındaki TV’de beni şaşırtan bir reklam gördüm. Bu bir hamburger dükkanı reklamıydı. Karı-koca yataktaydılar. Gece geç vakitti. Bayan uyuyordu, adamsa kafasına takılan düşüncelerden  uyuyamıyordu. Hayal baloncuğundan kafasındaki şeyi görebiliyorduk. Bu ızgarada cızır cızır pişen hamburgerdi. Sonra çok güzel patates kızartması ve bardağının dışı soğuktan buğulanmış kolasıyla set tamamlanıyordu. Adamın ağzı sulanıyor, düşündükçe mest oluyordu. Ve sonra adamı sabahın çok erken bir zamanında, ellerini ovuşturarak hamburgercinin önünde dükkanın açılmasını beklerken görüyorduk.
 
Tabii bazı şeyleri sadece yazarak iletemiyorum. Reklam beni gerçekten sarsmıştı; adam dünyadaki tek ve en önemli şey hamburgermiş gibi davranıyordu. Yiyeceğe tapınıyor modundaydı. Yiyeceğe biçilen bu yüceltilmiş konum beni rahatsız etmişti. 
 
Amerika’yı gören pek çok kişi için şaşırtan ilk gözlemlerden birisi obezitenin yaygınlığı idi. Amerikalılar bizim filmlerde gördüğümüz gibi değillerdi genel olarak. şaşırtan bir obez oranı vardı. Zaman zaman Amerika aklayıcıları zengin körfez-Arap ülkelerinin insanlarının da ortalama üstü şişman olduğunu söylüyor ve umrede gördüğüm kadarı ile de gerçekten öyle. Ama arada yine ciddi bir fark var. Araplarda göbeklilik oranı ortalamanın üzerinde iken (Aslında umrede Araplardan sonra ikinci göbekli grubun Türkler olduğunu düşünüyorsunuz. Güney Asyalılar incecik, hatta zayıf, Güney doğu asyalılar da öyle, zenciler, İranlılar da orta halli gibi) bu Amerika’da çok çok daha fazlası oluyor. XXXL gibi bir şey. Kastettiğim çok büyük bir yüzdenin obez olduğu değil, öyle değil de zaten.  Ama benim gördüğüm heryerden daha fazla olduğu. Normal “göbekli Türk” ü belki orada şişman saymazsınız bile.
 
Bunu bugünlerde yeniden aklıma getiren şey şu oldu; Twitter’da karşıma öyle bir üye çıktı ki adına 1996’da yaşadığım şokun aynısını yaşadım. Evet aslında bunu yazmak bile insanı utandırıyor ama yazmam gerek, nihayetinde esasında utanacak bir şey yok; Foodporn @ItsFoodPorn
 
Evet adı buydu; yiyecek pornosu. kenarlardan akan soslar, erimiş peynirler, kat kat hamburgerler, renkli renkli kurabiyeler, dondurmalar.. Bir-iki resim koydum aşağıya. Evet esasında sadece kışkırtıcı yemek resimleri, tarifleri olan bir üye o kadar.
 
Doğrusu yiyecekle ilgili böyle bir şeyin düşünülebilmesi, yiyecekle ilgili hazzın “pornografi” olarak nitelenebilmesi beni çok şaşırttı. “Şiddetin pornografisi” tabirini (“vur!vur!kemik sesi gelsin” durumunda olduğu gibi) duymuştum. Ama yiyeceğinkini hayır. Bu aşırılık da Amerikalılara nasip oldu.
 
Ama burada güzel bir ders var. Esasında gayet fıtri bir zevk olan yemenin “pornografikleştirilmesinin” insanları obeziteye getirip nihai itibariyle “yemeği insanın burnundan getirmesi” durumunda olduğu gibi diğer fıtri zevkler de aşırılaşıp, pornografikleştiğinde kendi obezitelerine varıp dayanıyor. Gerçekten de diğer fıtri zevkleri aşırı yaşayanların da içinde gelişen “tekrar vasat bir insan olma özlemi” ve bunun için verdikleri mücadele ibrete şamil bir şey; aynen zayıflamak isteyen obezler gibi.
 
Bunun büyük örneklerinden birisi  “çağ açıp çağ kapayan” düşünür Aldous Huxley’di. O önce kendi döneminin ideolojilerinden (Marxism, Faşizm vb) sükut-u hayale uğrayıp el çektikten sonra, “özgürlük için” kendisini hedonist bir yaşama vermiş. Ama bir süre sonra bunu Komünizm veya Faşizmden de daha fazla “tutsak edici” doğasını kavramış. Nihai aşaması ise mistisizme dönüştü.
 
(Aynen kilo verme tedavileri gibi pornografi bağımlılığı için de terapi programları olduğunu biliyormuydunuz? Bir şeyler ilk görüldüğündeki kadar masum olmayabiliyor) 
 
İnternet sayesinde (yiyecek pornosunun değil de) ağırlıklı olarak Amerikan kaynaklı ve lağım gibi heryeri dolduran gerçek pornonun pompalandığı bir zamanda bunu düşünmek uygun oldu. Bu bizi, gençlerimizi  nereye götürmeye çalışıyor, kendi obezitesine mi? Aynen öyle.
 
Bir arkadaşım bana TV’de gördüğü bir şeyi anlatmıştı. Eskiden Gürcüler şeker yemeyi onursuzluk sayarlarmış. Bu bence anlaşılabilir bir şeydi. Şeker diğer yiyeceklerden daha fazla “sadece haz için yemeği” temsil etmektedir. Bir başka yerde eski Tibetlilerin bir çeşitten fazla yemeyi çok yanlış bulduklarını okumuştum. Hintliler için ise “haz için yemek” baharatla temsil ediliyordu ve hakikatı aramaya çıkan birisi artık çeşit çeşit baharatla lezzeti artırılmış yiyeceklerden uzak durmalıydı; o olgunluğa soyunmuştu ve çocuksu şeyleri geride bırakmalıydı. Klasik dönem Müslümanı için  “etin yağlısından bile vazgeçmeyi” anlatan bir kıssacık okumuştum. tüm bu eski kültürler “hakikatı aramayı” asla sadece entellektüel bir macera olarak görmediler. Formatı kültüre göre değişse de “Oruç tutmak” çok genel ekseriyetle hakikat yolcusunun “azığıydı”. Zira hakikatı bilmemize mani olan şeyler sadece epistemolojik engeller değildi; kendi ham, terbiye edilmemiş  arzularımız, hırslarımız, oburluklarımızdı. Üstelik bu asla “işin füruatı” filan değil taşıyıcı sütunlarıydı. Eğer bu ham arzularımız ağır basıyorsa hakikat burnumuzun dibinde olsa da göremeyebilirdik. 
Yiyecek pornosunda insanı düşündürten bir başka şey şuydu; kısa bir videoda güzel bir yiyecek hazırlanıyordu. Önce et, ardından soğan, biber kavruluyordu. Yuvarlak ekmekciklerin üzerine koyuluyor, üstüne peynir dilimleri koyulduktan sonra fırına koyuluyor ve ekmek kızarıyor, peynir eriyor, yüzlerini görmediğimiz eller bu sandviçleri kapışıyor ve boş tepsi görüntüsüyle videocuk bitiyordu. 
 
Şimdi şöyle bir soru sormak gerekiyor; belki de 10-15 dk alacak böyle bir süreç nasıl 1 dk’lık videocukta gösteriliyordu? Çünkü tüm bu soğan doğrama, kavrulma, pişme kısımları  çok kısa geçiliyordu. Herhangi bir keyif için ödenmesi gereken o meşru bedeli ödemek zorunda kalmıyordu izleyen. Biz sadece kızarmış, erimiş, pişmiş intizamlı yiyecekleri görüyorduk, çekilen zahmeti değil. İşte bunun da pornografinin bir yalanı olduğunu, belki de pornografinin öz mantığı olduğunu düşündüm. Hakiki bir beraberlik, zor günleri, sabredilmesi gereken günleri, bir dolu sorumluluğu, bir yönüyle hayatın kısıtlanmasını (ama bir yönüyle de yepyeni boyutların açılmasını, insanileşmede muazzam olmazsa olmaz imkanları, Transpersonal Psikologlar evliliği diğer şeylerden önce “bir olma” (“tevhid” yani) olarak önemsemekteler), geceleyin ateşlenen çocuğu acile götürmeyi vb de içermektedir. 
 
Duyduğum şu hikayecikler bende derin izlenimler bırakmıştı; bir dostum sabah namazı için kalkmıştı ve camiye gitmek üzere apartmandan aşağıya inmişti. Orada yakın bir zaman önce eşi vefat eden yaşlı dedeyi görmüş. Dedecik eşi ölmeden önce uzunca bir süre eşinin altını da temizlemeyi içeren bir bakım sürecini yaşamıştı. Ama eşi ölmüştü ve onun acısını yaşıyordu. Dostum ona baş sağlığı dilediğinde “keşke o olsaydı da altını temizleseydim” demiş. 
 
Kuzey Afrika’da gezen bir gezgin de ölüm döşeğinde bir ihtiyar görmüş. Dedecik ona “hayatta gerçekten acıyacağım kişi evlenmemiş olanlardır” demiş. 
 
Aaah! Ah.. Şu klasik dindar insana, ak sakallı dedelere, ninelere derin bir hürmet, hayranlık duymadayım. 
 
Sonuç: Biz insanoğlu, ayarı bozabiliyoruz. Allah’ın bazı dengeleri korumak şartıyla kapıları açtığı fıtri zevkleri (“yiyiniz, içiniz ama israf etmeyiniz” veya evli bir adamın hanımıyla beraberliğinin sevap sayılması) dengeleri bozup aşırıya vardırıp batırabiliyoruz. Bu kısa görüşlülerin gözünde “zevk dolu bir yaşam” olarak algılanabilir ama bu gerçekten kısa görüştür. Diğer pek çok, pek çok  şeyi bile isteye gözardı ettiği için kısalmıştır. Aynen normalde hazırlaması 10-15 dk alacak yiyeceğin hazırlanışındaki “haz içermeyen” kısımların kesilip atılmasının sebep olduğu kısalık gibi. Bir aldatmaca yani..
 
Gençlerimiz hayatı bütün boyutlarıyla, bütün hakikatiyle yaşayabilmek için hedonizmin tuzaklarına karşı uyanık olmalılar. 
 
Dedikleri gibi; bazen neşe, bazen keder… Hazzında bir yeri var. Sabrın da, hüznün de.. hatta daha büyük bir perspektifden bakarsak o sıkıntılar, mahrumiyetler olmasa zevk de geriliyor. Her isteği karşılanan ama motivasyonsuz, hep canı sıkılan, tatminsiz zamane veletlerini düşünün.
 
Unutmayın bunları pompalayanlar, mağlup edebilmek için  Çinlileri afyona, Kızılderilieri viskiye alıştıran adamlar. (Kovboy filmlerindeki “Ateş suyu beyaz adam” diye elini uzatan Kızılderilileri hatırlayınız) . Çünkü bir bağımlı zaten yenilmiştir. 
 
Muhabbetle

Yurtdışında ev kiralamak

booking ev kiralama - Yurtdışında ev kiralamak

Yurtdışı tatilinizde otelde kalmak yerine ev kiralamayı (isterseniz şato bile olabilir 🙂 ) tercih edecekseniz işinize yarayabilecek bir kaç tüyo vermek istiyorum…

*Ev kiralamak isteyenler çoğunlukla booking, tripadvisor ya da airbnb sitelerinden araştırma yaparlar. Gideceğiniz ülkeden arkadaşınız varsa önce onlara sorun ya da internette o ülkenin yerel ev kiralama sitelerindenden de kiralık ev araştırmaya çalışın. %50’ye varan uygun kiralık evler bulabilirsiniz.

*Evin konumu metro, otobüs duraklarına yakınsa tadından yenmez.

*Kiralamak istediğiniz evde kalmış kişilerin yorumlarına bakarken “tekrarlanmış” olumsuz yorumların olup olmadığını kontrol edin.

*Yabancılar kanepeleri yataktan sayabiliyorlar. Oda ve yatak resimlerini dikkatle inceleyin. Sonra “abi bugün sen çekyatta yatıyorsun” muhabbetlerine girmeyin. 🙂

*Rezervasyon kağıdınızın çıktısını yanınıza alın, pasaport kontrolünde sorabilirler.

*Havlu, ütü, saç kurutma makinesi, wi-fi olup olmadığını kontrol edin. Belirtilmemişse ev sahibine sorun.

*Havalimanından, tren garından…eve geçeceksiniz. Turist olduğunuzu anlayan taksi şoförleri dakka 1 gol 1 geçirebilirler. Nereye bile gideceğini bilmediği için insan pazarlıkta yapamıyor. İşin kötüsü taksici “adres burası” diyerek sizi yanlış bir yere bırakırsa yandınız (başıma geldi), uğraş dur. Tavsiyem, yazışırken (mail, whatsapp) ev sahibinden sizi havalimanından, şehir merkezinde indiğiniz tren ya da otobüs durağından almasını (bedeli ile derseniz ikna olacaktır) rica edin. Zaman ve para kaybınız olmaz.

*Eğer kışın ev kiralıyorsanız, evin yeteri kadar sıcak, suların yeteri kadar aktığını, (duşun su sıcaklığına bakın), wi-fi adam akıllı çalışıp çalışmadığını kontrol edin.

Artık ödemenizi yapıp, anahtarınızı alabilirsiniz. İyi tatiller şimdiden… 🙂

Cehennemden Davetle Gelen…

Bir ara internette gezinirken güzel bir yazıya denk gelmiştim. Maalesef şu anda onu bulup referans olarak gösteremeyeceğim. Yazının konusu şuydu;

Farklı kültürler farklı çocuk yetiştirme ilkelerine sahiptirler. Çocuk yetiştirmede temel önemde bir şey terbiye için gerekli “olumsuz faktör”. Yani çocuklar kötü şeyler yapmasın diye onları uyarmakta kullanılan temel ilke. Bu olumsuz faktörü tüm kültürler gerekli bulmuşlar. Yoksa çocuklara terbiye kazandırılamıyormuş. Dünya çapında düşündüğünüz zaman bu olumsuz faktör 3 şeymiş. Suçluluk duygusu, utanç ve korku.
Suçluluk duygusu utanç ve korku. 1024x560 - Cehennemden Davetle Gelen...
 
Yani kimi toplumlar çocuklar kötü şeyler yapmasın diye onu suçlamayı, kimisi korkutmayı, kimisi de utandırmayı seçmiş. Daha somutlaştıracak olursak;
* Genelde pek hoşlanılan Japon edebi “utanç” üzerine kurulu imiş.
* Zaman zaman pek güzel bir hal alabilen Katolik terbiyesi ise suçluluk duygusu üzerine kuruluymuş. Hatta resmen ve resmen “Katolik suçluluğu” diye bir tabir bile oluşmuş. Wikipedia makalesi;
 
Katolik suçluluğunun 21 emaresi makalesi; 
Japon dini üzerinde benzer bir yargıda bulunmaya liyakatım yetmese de Hıristiyan toplum için “suçluluk” konusunun ne denli din kökenli olduğu bence açıktır. daha doğuştan suçlu olma üzerine kurulu bir kültürdür bu. Nitekim Katolik olmayan ABD için de okuduğum ABD’li bir psikoloji kitabında “blame soceity” (suçlama toplumu) diyordu.
 
Kişisel izlenimim bizim kültürümüzde ise bu faktörün korku, korkutma olduğudur. Tabii utanç (ayıp! yapma ayıp) ve suçluluk da bir düzey vardır ama esas olan korku/korkutma gibi geliyor bana. 
 
Bir seferinde konusunun duayeni bir emekli profesörden aldığımız emniyet/ güvenilirlik konulu kursta Hoca kendi hocalarından bir anı anlattı. Anı şunun üzerineydi. Emniyet riskinin söz konusu olduğu bir iş varmış. Galiba petrol ile alakalı bir şeydi. Yaşadıkları deneyim şunu göstermiş. İnsanları sadece olumlu öge ile motive etmek (“işini iyi yaparsan sana ekstra para veririm” gibi) yeterli olmamış onun yerine “bunu dikkatlice yapmazsan tüm tesisi yakarsın ve belki de senin yüzünden bazı insanlar ölür” gibi olumsuz bir motivasyonun işin kalitesini artırmada çok daha etkili olduğu görülmüş. Kendisi pek de dindar gözükmeyen Hocamız konuyu dini bir tabirle özetledi “Emniyeti sağlama motivasyonu için cennet vaadi yetmez, cehennem de gerekir”
 
Ve yukarıda bahsettiğim yazıya referansla şöyle bir şey söyleyebiliriz; kültürler çocuklarını kendi ideallerine göre iyi şahıslar yapmak için uygun dozajda kullanmak üzere bu cehennemi üçlüyü dünyaya davet etmişler. Bu üçlüye baş vurulmadığı durumlarda ortaya çıkan azgın insan tipini sevmemişler. İnsanın bir çeşit disipline edilmesi gerektiğine inanmışlar. 
 
Anlattıkları masallarla bile;
 
“Bilip bilmedik yerlere gitmeyin, her verileni almayın. Evi şeker ve pastadan olan biri cadı çocukları kandırıp yiyormuş..”
” Aman kurta dikkat et. Güzel sözler söyler ama amacı seni yemektir”
 
demişler.
 
Ama bu cehennemi üçlü her zaman “şişede durduğu gibi” durmamış. Dozu iyi ayarlanamadığında son derece tahripkar olabilmiş.
 
Zaman zaman bahsettiğim Amerikalı psikiyatrist Scott Peck istihza ile “geçimimi Katolik kilisesi sayesinde kazanıyorum” demektedir. Japonların içine sürüklenebildiği utanç onları intihara sürükleyebilmektedir. Bizde de korkutma suretiyle insanların hayatının kötürümleştirilebildiğini, sakatlanabildiğini düşünmekteyim. 
 
Ünlü yönetmen M.Night Shyamalan’ın “Köy” isimli filmi tamamen bu konuda.
 
Ben “protestocu modern” ler gibi bu cehennemi üçlünün asla davet edilmemesi gerektiğini düşünmüyorum. Her yaptığı övgüyle karşılanan, hep takdir edilen, pohpohlanan, şımartılan çocukların son derece çirkin insanlar olabildiğine şahit oldum. Bunu yapanlar da şikayet ediyorlar. Kocaman ama fos bir güveni olan çocuklar için “keşke öyle yetiştirmeseydik” diyen ebeveynler… Bu gibi çocukların akla gelmedik tuhaf cürümler işlemesiyle veya yeni tip psikolojik rahatsızlıklar yaşadığına dair de bir literatür var. İngilizcede “şımarma” kelimesi “bozulma” anlamına geliyor, nasıl da isabetli..
 
Örneğin bazı narkotik maddeler alıp bu duygulardan kurtulan insanlar hiç de “en arzulanır insan modunda” olmuyorlar.
 
Ve şu gibi şeylere yeterince şahit oldum;
 
*  Olumlu bir güdüden dolayı yapılamayan şeyi (“spor yaparsan sağlıklı, fit olursun, vücudundan keyif alırsın”) tehdit algısından dolayı (“eğer spor yapmaya başlamazsan sağlığın radikal düzeyde bozulabilir, elin ayağın kesilebilir, kör olabilirsin”)  şaşırtıcı disiplinle yapılabildiğine..
 
*  Hayatta sigara bırakamayacak gibi gözüken bir kişiye doktor sigarayı bırakması gerektiğini söylediğinde  “hiç değilse bu paketi bitirip bırakayım” dediği zaman sert bir sesle “tek bir nefes bile çekmeye tahammülü yok bedeninin, şimdi bırakacaksın” dediğinde şahsın nasıl sigarayı bırakabildiğine..
 
* Ve benzer bir durumda doktor lay lay takılıp “ne istersen yap” dediğinde hastanın bir süre sonra akciğer kanseri olup öldüğüne. 
 
hayatın gerçekleriyle uyumlu bir dozda bu cehennemi üçlüye ihtiyaç olduğunu düşünmekteyim. Ama bunların dozunun ayarlanamayıp  insanların tahrip edildiğini görmek de üzücü bir şey. Hele bunun kasıtlı kötü amaçlı kullanımı fecaat bir şey.
Nihai cevabım şu; hayat “protestocu modern” lerin zannettiği kadar basit değil. Ne komple evet diyebiliyorum ne de komple hayır. Her seferinde dozajını doğru ayarlayabilecek bir bilgeliğe, dengeli bir kişiliğe sahip olmamız gerekiyor. Akıllı olmamız. Hatta  bazılarımız için bir adım öteye geçip bu gibi durumları düzeltebilecek, hataları onarabilecek beceriye de sahip olmak.
 
Gayet sıklıkla zehirlerin ve panzehirlerin aynı şeyler olduğu bir dünyada güzel bir şekilde yaşayabilecek kadar maharetli..
 
Muhabbetle

Kardeşlikle İlgili Çok Güzel Bir Haber

Kardeşlik konusu fevkalade önemli bir konu bence. Anladığım kadarı ile de kardeşliğimizin esası itibariyle neye dayandığını hep düşüne gelmişim;
 
Zaman zaman hepimizin Adem’in (AS) nesli olduğumuz için kardeş olduğumuz söylenir. El hak doğrudur ancak insanı tatminsiz bırakan bir eksikliği vardır. Hele ki Hz. Adem’in bir oğlunun diğerini öldürdüğünü bilirken. Adem’in oğlu olmak aradığımız kardeşliği tesis etmeye başlı başına yetmiyor. Kaldı ki ben kan bağından veya sadece türdeş olmaktan başka bir şeylerin derdindeyim.
 
Bunun Allah’ın emri olduğunu biliyorum. Ama nasıl bir emir? Doğamızda zaten bulunan bir şeyin hatırlatılması mı, yoksa “emre binaen” yapılması gereken bir şey mi? hatta emre binaen yapılması gereken normalde pek de istenmeyecek (hani Kuran’da savaştan bahsedilirken ki gibi mi? Veya oruç, sabır gibi ancak katlanılarak yapılan bir güzel iş mi? vb) bir mükellefiyet mi? El hak buna inanıyorum ama bir de şerh gerek. 
 
Aydınlanmanın sloganı olan “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” içerisinde bence ilk kurtulunan ağırlıklardan, aydınlanmacıların kendilerine ilk ihanetleridir. Bireyselliğine gömülen, “cehennem başkalarıdır” sözünün sahibi felsefecilerin egemen felsefe haline gelebildiği bir toplumu konuşuyoruz. Çok trajik bir ifadeyle “10 milyonluk şehirlerin ortasında yalnızlıktan intihar eden insanların kültürünü” konuşulabiliyor. Nitekim “özgürlük” “eşitlik” sloganları hala dünyayı sallarken aydınlanmacılar kardeşlik konusunu cuma hutbelerine, dini sohbetlere (?yani esas ait olduğu yere) bırakmış gibi duruyor.
 
Açıkçası Marksist modernizmin  sendikal kardeşliği de hiç bir tarafımı zerre kadar tatmin etmiyor.
 
Öte yandan insanın asli bencilliği ile ilgili de hatırı sayılır miktarda şey yazılıp çizilmiş durumda. 
 
Narsizm kültürünün salgın haline geldiği ve gerçekten de salgın hastalıklar gibi can aldığı (intiharlar, uyuşturucudan mütevellit, seri katiller vb) bir dünyada yaşadığımızı konuşan da epeyce çok.
 
Antropologlar kardeşliğin önemini anlıyor gibi görünüyorlar. Belki de daha ziyade kardeşliğin çok kuvvetli bir şekilde müesses olduğu ilkel toplumları, kabileleri vb inceledikleri için. Söylendiğine göre yaşlı ve dul bir kadın hastalandığında tüm kabilenin toplanıp ritüeller gerçekleştirdiği toplumlar bunlar. Modern zamanlarda tam da kaybedilen şey yani.
 
İngiliz muhafazakarlarının Fransız radikal bireyciliğine karşı yazdığı şiirler ise insanın kalbine dokunabiliyor; dostluk cennettir, dostsuzluk cehennem. Kardeşlik saadettir, kardeşliğin olmayışı  hüsran vb gibi şeyler bunlar. 
 
Freud ve Felsefe - Kardeşlikle İlgili Çok Güzel Bir HaberPaul Ricoeur‘un Freud’u ele aldığı (Freud ve Felsefe) kitabında geliştirdiği kritik ise kişisel görüşüme göre gayet sıkı. O Freud’un dinin doğuşu teorisini red bile etmeden, bizzat Freud’un kendi kabulleriyle sorgular. Bu teori varsayılan ilk ailede erkek çocuklarının başkaldırıp babalarını öldürmesi ve egemen olması, ama sonradan yaşadıkları suçluluk duygusunun onun  mezarı başında ağlayıp yakarmaya, sonra törenler oluşturmaya yol açması şeklinde. Ricoeur şunu sorar; dini bu pişmanlığa bağlamak yerine babanın ölümü sonrasındaki kardeşlerin bir arada uyumlu bir şekilde, birbirinin sınırlarını çiğnemeden, işbirliği içinde yaşaması için yapılmış bir anlaşmaya bağlamak daha isabetli olmaz mı?
 
Neyse çok uzatmayım; geçenlerde sosyoloji 2. sınıf eğitim psikolojisi kitabında “gelişim psikolojisini” okurken şuna denk geldim; (hafızadan)
 
Gelişim psikologları insan yaşamını dönemlere ayırıyor.
 
  • Doğum öncesi
  • Bebeklik (0-2 yaş)
  • İlk çocukluk dönemi (2-6)
  • İkinci çocukluk dönemi (6-12)
  • Ergenlik dönemi (12-20)
  • Genç yetişkinlik (20-30)
  • Orta yetişkinlik (30-60)
  • İleri yetişkinlik (60- ölüme kadar)
ve her bir dönemde sağlanması gereken, sağlanmazsa bir şeylerin doğru gitmediğini düşündürten bir şema çıkarıyorlar. Örneğin 2 yaşına kadar bebeğin dişi çıkmazsa , emekleyemezse veya 1-2 kelime bile edemezse bir sorun olduğunu makul bir şekilde düşünebiliriz. 10 yaşına gelmiş bir çocuk daha toplama yapamıyorsa üzerinde tetkik yapmaya değer bir durum vardır gibi. 
 
Bu adeta bir çekirdeğin aşama aşama açılıp güzel bir ağaç olması gibi bir şey.
 
Dikkat ederseniz bu tabloda ayrıcalıklı bir dönem var; 30-60 arası. Bu hem en uzun, hem de “en az muhtaç” dönem. İnsan zihninin en gelişkin olduğu,  ilgi çemberinin en büyüdüğü, eğer önceki dönemlerde aksaklık olmadıysa hayatın pek çok büyük sorumluluğunun  yerine gelmiş olduğu (meslek edinmiş, işi olan, aile kurmuş olan vb.) Bu dönemin insanından makul bir beklenti ile beklenen şeylerden birisi de ergen ve genç yetişkinlere yeni girdikleri/girmek üzere oldukları hayat aşamalarında destek olmak, rehberlik yapmalarıymış. Hani iş yaşamına atılınca bir çeşit “abi” olur muhakkak insana yardımcı olan, yol-yordam gösteren. Bu başka pek çok konuda da olabilir.  Ailevi konular, paranın akıllıca kullanımı, eksik ve kusurların uygun bir şekilde bildirilip düzeltilmesine de yardımcı olunması, en basitinden de deneyim paylaşımı.
 
Tabii buna şunu ekleyebilirim. Kılavuzluk konusunda ergenler ve genç yetişkinler en öncelikli gözükse de bakım gereksinimi olan yaşlılar konusunda da bu müktedir 30-60 yaş grubu yine esas öne çıkan grup oluyor. 
 
Bunun “fıtri” olduğunu kabul edersek (ki ben tabii ki ediyorum) ortaya çıkan şu; hayatın doğru yaşanışı büyüklerin küçüklere, müktedirlerin zayıflara sahip çıkması, kendi imkanlarını onları geliştirmek/büyütmek veya iyi hissettirmek için seferber etmesini kapsıyor. İşin doğası itibariyle başkalarının derdi biraz da bizim derdimiz oluyor. 
 
Açıkçası bunu son derece sevindirici bir haber olarak alıyorum.  tabii ki “kardeş olmanın ve birbirimize karşı kardeşlik sorumluluğunu üstlenmelerin ” fıtri vazifemiz olduğuna inanıyordum ama bu çok güzel destekleyici bir şey oldu. 
 
Düşünün ki söylene şey şu; 40’lı yaşlarda işlerini asgari düzeyde yoluna koymuş bir kişinin etrafındaki destek ve kılavuzluğa ihtiyaç duyanlara bunu sağlamaması 5 yaşına gelip de tuvalet terbiyesi kazanmamış olmak gibi bir şey. ?
 
Muhabbetle