Düşmüşlerin Tanrı’sı-Bırak kapı açık kalsın

Belki bazılarınızın malumudur; Amerikalı şarkıcı/aktris Lindsay Lohan’ın adı bir müddettir İslama olan ilgisiyle beraber anılmaktadır. O elinde Kuran’la görüntülenmekte, Türkiye’yi acıtan olaylarda destek veren tweetler atmakta..Hatta en son adım olarak Türkiye’ye gelip Suriyeli mültecileri ziyaret etmekte ve Gaziantepli bir hanımın kendisine hediye ettiği başörtüsünü takmakta sorun görmemektedir. 

Bu hadise bazı Müslümanlar arasında sevinçle karşılanırken kimisi de bunu içi boş bir şey olarak görmekte, kıymet verenleri neredeyse ayıplamaktadır. ABD’de ise bir sosyal medya linçine maruz kalmakta kendi deyimiyle İngiltere’ye gidip rahat edebilmektedir.
 
Bir arkadaşımın bana anlattığına göre ise Türkiye’deki sol medyadan birileri esef verici bir tutumla, alaycılıkla “siz onun kırdığı cevizleri bilseydiniz” diye bir yazı yazmış. Ben bunu ele alacağım ama meselem ona cevap vermek değildir.
 
Türkiye’de bu alaycı inançsızlığın dindarları insanı şaşırtacak düzeyde yanlış tanıması benim için yeni bir şey değil. Kurdukları tasavvurlar öylesine etkiliyor ki kendilerini iki sene oturup konuşsanız bu tuhaf tabakayı delip geçip iletişim kuramayabilirsiniz. Bir-iki örnek verecek olursak;
 
* Dine çok mesafeli bir şahıs bir dindarı sorguluyor; “nasıl Nietzsche’yi okursun, o ateist”. “İyi ama onun yazıları ateizmden ibaret değil, o daha tonla şey yazmış, kaldı ki insan okuduğu her şeyi o olmak için okuyor olamaz değil mi?” Bu örnek için benim sinsice davrandığım düşünülebilir. Yani gerçekten de pek çok dindar bu sebepten Nietzsche’yi okumayacaktır. Pekiyi ama sizce Almanya’da düşük entelektüel düzeydeki insanlar Nietzsche okuyor mudur? Yoksa Nietzsche üst düzey bir entelektüel elit azınlıkça okunmaya baştan mahkum mudur? Bu şekilde Türkler veya Müslümanlar arasında da belirli bir kültür düzeyindeki insanların onu okuması işin doğası olmuyor mu? Hatta İslam dünyasında hayli geniş bir şekilde hüsn-ü kabul gören Muhammed İkbal’in onu okumak şöyle dursun ondan ciddi düzeyde esin alarak yazdığını söylesek??? İşin acıklı tarafı İslam karşıtlarının İslamla ilgili imajlarının DAEŞ veya Taliban’la eni konu benzerliği. Hatta dinle ilgili akıl yürütme tarzlarının aynılığı.
 
* Bir Müslümanın Freud’u okumasını abes bulan bir zata Türkiye’nin önde gelen Müslüman entelektüellerinden Erol Göka’nın doğrudan Freud’u ele alan bir kitabı, dolaylı ve/veya ikincil düzeyde ele alan ise daha fazlası olduğunu hatırlatmak gerekiyor.  “Ama o bir psikiyatrist ve çok özel birisi” denirse “ne zannediyorsunuz Avusturya’da çöpçüler mi okuyor Freud’u?” demek gerekiyor. 
 
Açıkçası bazen bizim inançsızlarımızın zihnindeki din imajını görünce insan niye inanmadıklarını anlıyor ve “benim algım böyle olsaydı ben de inanmazdım” diyor. Ama insan algısının öncesinde de seçimler olduğuna/olabildiğine inanan birisi olarak bunun onları masum çıkardığını düşünmüyorum.
 
Dönelim Lindsay Lohan’a ve kırdığı söylenen cevizlere.. Bu beni yıllar öncesinin bir tartışmasına götürdü…
 
Yaygınca bilinen bir hadis rivayeti  vardır.. Harfi harfine aktaramasam da sizlere hatırlatacak kadar bahsedeyim. Çölde giden bir fahişe susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeği  kurtarmak için ayakkabısını kullanarak bir kuyudan su çıkarır. Rivayet bize onun cennete gittiğini söyler. İbadetlerini aksatmayan bir dindar kadının ihmali nedeniyle ise bir kedi ölür, o da cehenneme gider. 
 
Tabii ki bu rivayete sıhhati de dahil pek çok açıdan yaklaşılmıştır. Bununla beraber dinin “kötü davranış” olarak gördüğü bir davranışı işleyen kişiye yine de cennete giden bir kapı açması muhakkak ki dinin özünde vardır. Hz. Hamza’nın katiline bile cennetin kapıları açıktır.
 
Yine dini bir hikayecik şöyledir. 99 kişiyi öldüren bir eşkıya pişmanlık duyar. Arınmak, sil baştan başlamak istemektedir. Ama bu hala mümkün müdür yoksa çok geç midir?Danıştığı bir din bilgini ona öfke dolu, olumsuz bir cevap verir ve onu kovalar ve o eşkıyanın öldürdüğü 100. kişi olur.  Ancak daha sonra danıştığı bir başka şahıs ona insan yaşadıkça umut /tövbe kapısının açık olduğunu hatırlatır. Ve eşkıyamız da merhametli fahişemiz gibi cennete yol bulur. 
 
Gerçekten de İslam tarihinde ve edebiyatında tövbekar eşkıya evliya motifi diye bir şey vardır.
 
Umut ve inancın öylesine köklü bir birlikteliği vardır ki İslam “Allah’ın rahmetinden ancak kafirlerin umut keseceğini” söyler. Aynı şeyi anlatmak için Kierkegaard “Ölümcül hastalık umutsuzluk” isimli eserini yazar.  Umutsuzluk küfürdür.
 
Pek çok zaman kökenini dinde bulan atasözlerimizden birisi “çıkmadık candan ümit kesilmez” derken yaşıyor olmamızın ümit için yeter sebep olduğunu bildirir. 
 
Acaba şu felsefi ideolojilerden, bir fahişeyi alıp, arındırıp cennete yerleştiren bir tane var mıdır?
 
Gereğinden fazla arındırmacı kimi dindarlar da bu rivayetten hoşlanmamakta ve dinin ana mesajına ters gibi olduğunu düşünmektedir. Ama esas marjinal olan onlardır. 
 
Hatta bu mesaj tek tek dinlerin bile ötesine geçmektedir. Hıristiyanlıkta “rahmete/lütfe mazhar” olan tövbekar fahişe Maria Magdalena (bizim Mecdelli Meryem’imiz) resmi olarak azize ilan edilir. Acaba bir fahişeyi azizeye dönüştüren hangi beşeri ideoloji vardır?
 
Yukarıdaki satırları yazarken Maria Magdalena’nın İslam dininde de aynen Hıristiyanlıkta olduğu gibi bilinen bir şahıs olduğunu hatırlatmak için “bizim Mecdelli Meryem’imiz” dedikten sonra şunu fark ettim. Nasıl da bir istek duydum onun Hıristiyanlığın ilk döneminin bir şahsiyeti olup (o Hz. İsa ile çağdaştı) bu nedenle de  İslam anlayışına göre Müslüman olduğunu hatırlatmaya. O “bizim“dir. Peygamberimizin zaman zaman kimi durumlarda söylediği gibi “o bugünkü Hıristiyanlardan çok bize layıktır”… Meryem Anamızı tüm kadınlara örnek yapan iffetli dindarlığının yanına ikinci bir Meryem, tövbekar bir fahişe yerleştirilmiştir. Daire tamamlanır. Kapı herkese açıktır. 
 
Hedonizmin yolu şarkıcı, porno yıldızı Madonna’yı Meryem yerine koyarken din bir fahişeyi alıp arş-ı alaya yükseltir.
 
Detayını hatırlayamadığım ama bir fahişenin aydınlanmış bir Guru’dan üstün olabileceğini anlatan bir Hindu hikayeciği hatırlıyorum.
 
Eğer din iddia ettiği gibi insanları arındırıyorsa o en ziyade “kirlenmişler” içindir. Bu işin öz-mantığıdır.
 
Biraz da ben alaycı konuşacak olursam fahişeler arasındaki inançlı yüzdesinin modern anlayıştaki sanatçılar veya beşeri bilimcilerden daha fazla olduğuna bahse girebilirim.
 
Esasında dinlerin menkıbeleri benzer örneklerle doludur. Ama ben günümüze gelmek istiyorum.
 
Bir arkadaşım Bülent Ersoy’un dindarlığını bir tutarsızlık olarak görüyordu. Bu adeta “olmaması gereken bir şey” di. Ben tam karşı kutbu savunuyordum. Belki de onun yaşadığı son derece zorlu deneyimler ve  son derece yalnızlaşmışlığı -doğrusunu Allah bilir- onu dine daha da yaklaştırmış olmalıdır. Hiç kimseniz kalmadığı zaman geriye kalan O’dur. Sığınacak başka hiç bir şey kalmadığı zaman geriye kalan tek sığınak O’dur. 
 
Yıllar önce bir tanıdığım nedeniyle Amerika’dan alkoliklere yönelik bir terapi programını anlatan bir kitap almıştım. Dine Avrupa’dan çok daha sempatik bakabilen Amerika’da yazılan bu kaskatı psikiyatri kitabı özellikle alkoliklerin ve cinsel sapkınların tedavisi süresince “olağanüstü” sayılabilecek şekilde “Allah’ın lütfu” gibi bir şey ile karşılaşılıyordu. Bir örnek şuydu, bir alkolik bir odada sabrının son noktasında bağırıyor çağırıyordu; ne biçim Tanrısın sen, beni bu halde nasıl böyle bırakırsın, bunca uğraştım, yakardım, dua ettim çabaladım hala bir arpa boyu yol alamadım” vb. Sonra kendi anlatışına göre birden ortalık değişik bir ışıkla aydınlanıyor ve “iyileşeceksin” diye bir ses duyuyor. Bir müddet sonra da iyileşiyor. Doğrusu benim de pek bir açıklamam yok buna ama terapi-din ilişkisi tüm bir ömürce araştırmaya değer bir şey.
 
Kendi adıma yukarıdaki anlattığım deneyimin çok benzerini yaşayan bir şahsı 1. el tanıyorum. Bir arkadaşımın öz amcası. 2-3 gün evinde bile kaldım.
 
Amerika’daki alkolikleri iyileştirmeye yönelik “isimsiz Alkolikler” derneği “Alcoholicus Anonymus” dine sığınarak alkolü bırakan insanlar tarafından başlatılmış.
 
Türkiye’de psikiyatri ve dinin ortak alanında en çok çalışan hekimlerden Mustafa Merter yetiştirdiği terapistlere hastasıyla görüşmeye çıkmadan önce namaz kılıp dua etmesini tavsiye ederken, kendilerine yardım için başvuran bir “kenar mahalle travestisi” bile olsa onun iyileşmesine yardımcı olmak için elinden gelen şeyleri ardına koymamasını söyler. 
 
Onların baş vuracak başka kimi var?
 
Şaşırtıcı mı? O zaman şunu da yazayım. Yıllar evvel bir İspanya gazetesinde şunu okumuştum; Müslüman olan Avrupalı gençler arasında yapılan bir anket şunu gösteriyor; bu gençlerin müslüman olmasındaki önemli etkenlerden birisi Batıda “cinsel kimlik” lerin uğradığı erozyon ve belirsizlik alanının aksine İslam’ın 4 başı mamur bir kadın-erkek kimliği, rol dağılımı vb sunması… 
 
Şaşırtıcı? Geleneksel ahlaka karşı olan her şeyi özgürlük sananlar için şaşırtıcı evet… Ama Allah’a şükür ki bunlar tüm insanlığı temsil edemiyor. 
 
Benzer bir şey daha yazayım o zaman; İngiltere’de estetiği ile meşhur bir iç çamaşırı mankeni Müslüman olur ve çarşaf giyip, peçe takar. Bir Tv programında konu işi biraz fazla ileri götürdüğü noktasına gelince o bunun hiç de fazla olmadığını bildirir bayanlar arasında yaygın “sonu olmayan güzellik yarışmasından” artık bıkmıştır. 
 
Sonuç şu ki özellikle  dinin olumsuz gösterdiği insanlık durumları, dini mahallerde sevilmez ise de, esasında din insanı perişan eden bu yollara kapıyı kapatıp insanı kurtarmak istediği için bu böyle. Bu yolların mağdurları için ise başvurulacak nihai kapı yine dindir.  Dindarlar bazen “Allah’ın gazabından Allah’ın rahmetine sığınırım” der.
 
Belki bir dönem onları eğlendirdikleri için makbul oldukları Kazanan’ların dünyasında kendilerine yer kalmayan, fırlatılıp atılmış “günahkarlar” dönüp dolaşıp O’nun standartlarına göre yanlış yolda oldukları dinin kapısına varıp dayanırlar..
 
Onun için siz siz olun Allah’ın özellikle açık bıraktığı kapıları kişisel tasavvurlarınızı referans alarak kapatmayın. Kendi imajınızda bir tanrı yapmayın.. Belki de herkesten daha fazla arınmak isteyen fahişelerin, düşkünlerin, şaşırmışların, yolunu kaybetmişlerin Allah’ıdır o.

Araba ile Likya Turu

21 Temmuz Pazar, sabahın erken saatlerinde teker dönmeye başlar. Eskişehir’den Kemer’e yolculuk başlar. Yol üzerinde yer alan Lavanta Bahçeleri’ne uğradık.

 

Akşam üzeri Kemer’e vardık. 1-2 saat pansiyon araştırmamız sonunda Bade Otel’e yerleştik. (220 lira/gece). Kemer Halk plajında denize girdik.

…..

Akşam Liman kısmında yer alan Çaça Balık’ta yemeğimizi (evlilik yıl dönümümüz bugün) yedik.

…………

22 Temmuz Pazartesi, sabah kahvaltımızda sonra Kemer merkezde denize girmek için Ayışığı koyu (moonlight) tarafında gittik. Burası tatil köyü gibi, ağaçlar altında, temiz, rahat bir yerdi.

………………..

Halk plajı ile ay ışığı koyu arasında yer alan Yörük Çadırı konseptinde tasarlanmış tepeyi dolaştık. Yörük çadırında gözleme/ayran yedik.

………………..

Akşam üstü gün batımını izlemek üzere Tahtalı (Olimpos) Dağına çıktık. (Yemek dahil kişi başı …..

tahtali teleferik kemer gezi rehberi 1024x768 - Araba ile Likya Turu

olimpos teleferik gezi 1024x768 - Araba ile Likya Turutahtali teleferik 1024x768 - Araba ile Likya Turu

23 Temmuz Salı,

Sabah kahvaltı yaptıktan sonra pansiyondan ayrıldık ve Phaselis Antik Kenti’ne gittik. Akşam üstüne kadar burada denize girdik, dinlendik, antik kenti dolaştık.

faselis antik kenti 1024x768 - Araba ile Likya Turukemer antik kentleri 1024x768 - Araba ile Likya Turuphaselis antik kenti 1024x768 - Araba ile Likya Turuphaselis antik kenti gezi 1024x768 - Araba ile Likya Turuphaselis antik kenti gezi rehberi 1024x768 - Araba ile Likya Turu

Yol üzerinde yemeğimizi yedikten sonra Olimpos’a doğru yola koyulduk.

……………..

Olimpos’a vardıktan sonra konaklamak için bir kaç yeri aradıktan sonra Yakamoz Pansiyon’da kalmaya karar verdik. (160 lira/gece)

Olimpos Nerede Kalınır 1024x768 - Araba ile Likya Turu

Olimpos Pansiyonlar 768x1024 - Araba ile Likya Turu

 

Olimpos kalacak yer 1024x768 - Araba ile Likya TuruOlimpos Ağaç Evler 1024x768 - Araba ile Likya TuruAkşam yemeğimizi yedikten sonra biraz yürüyüş yaptık. Hangar Bar’da biraz müzik (DJ ve ortam iyi idi) ve kokteyl keyfi.

olimpos eğlence mekanları 768x1024 - Araba ile Likya Turu

24 Temmuz Çarşamba,

Sabah kahvaltısından sonra günü Olimpos sahilde geçirdik.

olimpos plajı 1024x768 - Araba ile Likya Turuolimpos sahili 1024x768 - Araba ile Likya Turuolimpos plajı görsel 1024x768 - Araba ile Likya Turu

 

 

olimpos antik kent 1024x768 - Araba ile Likya Turuolimpos sahili resimleri 1024x768 - Araba ile Likya TuruAkşam yemeğinden sonra Yanartaş’a gittik.

ralı yanartaş 1024x768 - Araba ile Likya Turu

Yanartaş’a çıkıp-inmek biraz yordu ve terletti. Çıralı’da bir kafe de dondurma ve tatlı yedik.

25 Temmuz Perşembe,

Kahvaltı sonrası pansiyondan ayrıldık ve tekne turu yapmak için Adrasan’a gittik. Ceneviz teknesi ile ….. koyları dolaştık.

adrasan koyları 1024x768 - Araba ile Likya Turuadrasan tekne turu koylar 1024x768 - Araba ile Likya Turuadrasan koy resimleri 1024x768 - Araba ile Likya Turuadrasan en guzel koylar 1024x768 - Araba ile Likya Turuadrasan koy görseller 1024x768 - Araba ile Likya Turuadrasan günlük tekneler 1024x768 - Araba ile Likya Turuadrasan tekne turu 1024x768 - Araba ile Likya Turucaretta caretta tekne turu 1024x768 - Araba ile Likya Turuadrasan tekne turu tekneleri 1024x768 - Araba ile Likya Turu

6 gibi Adrasan’a geri döndük ve ertesi gün Kekova tekne turu yapmak için Demre’ye doğru yola koyulduk. Geceleme Demre Öğretmen evinde yaptık.

…………..

26 Temmuz Cuma,

Sabah erkenden kahvaltımızı yaptıktan sonra tekne turu başlamadan 1 saate olsa Likya Medeniyetler Müzesi’ini gezdik.

likya medeniyetleri 1024x768 - Araba ile Likya Turulikya medeniyetler müzesi demre 768x1024 - Araba ile Likya Turulikya eski zaman heykelleri 768x1024 - Araba ile Likya Turuamfora 768x1024 - Araba ile Likya Turueski zaman çapaları 1024x768 - Araba ile Likya Turuantik zaman çapaları 768x1024 - Araba ile Likya Turutaş çapalar 1024x768 - Araba ile Likya Turuantik zaman denizci zincirleri 1024x768 - Araba ile Likya TuruIMG 20190726 093702 768x1024 - Araba ile Likya Turueski zaman taş değirmen 1024x768 - Araba ile Likya Turulikya heykelleri 1024x768 - Araba ile Likya Turutaş sunaklar 1024x768 - Araba ile Likya Turulikya müzesi 1024x768 - Araba ile Likya Turulikya şehirleri 1024x768 - Araba ile Likya Turulikya medeniyetler müzesi 1024x768 - Araba ile Likya Turu

Nişko 2 teknesi ile Kekova tekne tur… Korsan Koyu, Esmeralda Koyu, Kaleköy, Batıkşehir.

göcek en güzel koylar 1024x768 - Araba ile Likya Turugöcek kaleköy 1024x768 - Araba ile Likya Turukaleköy gezi blog 1024x768 - Araba ile Likya Turukaleköy tekne turu 1024x768 - Araba ile Likya Turukaleköy resimleri 1024x768 - Araba ile Likya Turukaleköy sokak pazarı 1024x768 - Araba ile Likya Turugöcek günübirlik tekne turu 1024x768 - Araba ile Likya Turukaleköy gezi rehberi 1024x768 - Araba ile Likya Turu

Tekne turu dönüşü Kaş’a gitmek üzere yola çıktık. Kaş’ta Olimpos Mocamp’ta çadırımızı kurduk. Çadır komşumz üniversiteli genç çift ile Kaş merkeze indik. Yemek yedik ve Kaş sokaklarında dolaştık.

kaş çadır kampları 768x1024 - Araba ile Likya Turukaş sokakları blog 768x1024 - Araba ile Likya Turukaş gezi rehberi 1024x768 - Araba ile Likya Turu

 

27 Temmuz Cumartesi,

Deniz kenarında yer alan çadır alanında kahvaltımızı yaptıktan sonra İnce boğaz (amacımız küçük çakıla gitmekti ancak google maps küçük çakıl diye buraya getirdi. denilen yerde denize girdik.

kaş kamp alanı deniz kenarı 1024x768 - Araba ile Likya Turukaş deniz resimleri 1024x768 - Araba ile Likya Turuinceboğaz plajı kaş 1024x768 - Araba ile Likya Turu

Kaş merkeze geldik ve Kaş’ım ev yemekleri lokantasında yemeğimizi yedik.

…..

Kaş sokaklarını adımladık.

28 Temmuz Pazar,

Çadırımızı topladık ve Scuba Diving (Deneme Dalışı) yapmak için Kaş limana geldik. Biraz erken gelince sakin Kaş sokaklarında turladık.

………………..

Dalış sonrası Patara’ya doğru yola çıktık. Kaputaş yol üzerinde…

kaputaş plajı gezi blog 1024x768 - Araba ile Likya Turukaputaş plaj resimleri 1024x768 - Araba ile Likya Turukaputaş resimleri 1024x768 - Araba ile Likya Turu

Kaputaş’ta denize girmedik, yola devam ettik ve Kalkan’a vardık. Kalkan’da akşam yemeğimizi yedik. 1-2 saat Kalkan sokaklarında (daha doğrusu yokuşlarında) dolaştık.

……………….

Kalkan’dan sonra Patara’ya vardık. Konaklama Teacher’s Pansiyon’da.

………………

29 Temmuz Salı

Emekli öğretmen ve eşinin işlettiği Teacher’s pansiyonda güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra Patara plajına gittik. Şezlong vs. kiralamadan ayak üstü denize girdikten sonra Saklıkent’e gitmek üzere yola çıktık.

patara kahvaltı 768x1024 - Araba ile Likya Turupatara plajı gezi rehberi 1024x768 - Araba ile Likya Turupatara plajı resimleri 1024x768 - Araba ile Likya Turupatara plaj görselleri 1024x768 - Araba ile Likya Turupatara plajı resim 1024x768 - Araba ile Likya Turu

Saklıkent’e vadinin sonuna kadar gittik. Çok yorulduk ama güzel bir tecrübeydi.

saklıkent gezi blog 768x1024 - Araba ile Likya Turu

fbt

saklıkent vadisi resimleri 768x1024 - Araba ile Likya Turusaklıkent vadi resimleri 768x1024 - Araba ile Likya Turusaklıkent resimleri 768x1024 - Araba ile Likya Turusaklıkent görseller 768x1024 - Araba ile Likya Turufethiye saklıkent görseller 768x1024 - Araba ile Likya Turufethiye saklıkent gezi rehberi 768x1024 - Araba ile Likya Turu

Geceleme Fethiye Öğretmen evinde.

 

30 Temmuz Çarşamba

Ölüdeniz zamanı…

……..

Çok kalabalık olan Ölüdeniz’den erken ayrıldık ve Kayaköy denilen yere geldik.

kayaköy gezi rehberi 1024x768 - Araba ile Likya Turu

Gemiler koyuna gittik.

………………..

31 Temmuz Perşembe

Fethiye bugünlerde çok sıcak ve gündüz dolaşmak yorucu olduğu için kahvaltı sonrası odamızda dinlendik ve akşam üstüne doğru Kelebekler Vadisi tarafına gittik.

kelebekler vadisi nerede fotoğraf çekilir 1024x768 - Araba ile Likya Turukelebekler vadisi resimleri 1024x768 - Araba ile Likya Turu

Kabak Koyu’na gittik. Yol üzerinde arabamızı bıraktık ve toprak yoldan aşağıya yürüyerek indik. (yarım saat kadar sürdü.) Denize girdik, yemek yedikten sonra minibüs ile aracımızın olduğu yola çıktık.

kabak koyu gezi rehberi 1024x768 - Araba ile Likya Turukabak koyu resimleri 1024x768 - Araba ile Likya Turukabak koyu görseller 1024x768 - Araba ile Likya TuruIMG 20190730 201154 1024x768 - Araba ile Likya Turugünbatımı 1024x768 - Araba ile Likya Turu

Hisarönü’nde biraz dolaştık.

…………..

1 Ağustos Perşembe

Göcek’tan tekne turuna katılmak için erken yola çıktık. Aviva 2 teknesi ile Göcek Tekne turumuz…

göcek koyları resimleri 1 768x1024 - Araba ile Likya Turugöcek koyları resimleri 768x1024 - Araba ile Likya Turugöcek koy resimleri 1 768x1024 - Araba ile Likya Turugöcek gezi blog 1 1024x768 - Araba ile Likya Turugöcek gezi rehberi 1 1024x768 - Araba ile Likya Turugöcek koy rebheri 1 1024x768 - Araba ile Likya Turu2 1024x768 - Araba ile Likya Turugöcek koy görselleri 1 1024x768 - Araba ile Likya Turugöcek tekne turu 1 1024x768 - Araba ile Likya Turu

Tekne turu sonrası Göcek merkezde dolaştık. Denize kenarında dinlendik.

göcek sokakları 1024x768 - Araba ile Likya Turu

göcek sokak resimleri 1024x768 - Araba ile Likya Turu

 

Bir sonraki durağımız Marmaris ancak mesafe fazla olması bizimde yorgun olmamızdan dolayı yol üzerinde yer alan Köyceğiz’de geceledik. Fulya pansiyon’a eşyalarımızı koyduktan sonra Köyceğiz gölü kenarında yürüdük, çorba içtik.

2 Ağustos Cuma

Sanırım Saklıkent’te yediğimiz kıymalı gözleme midemi bozdu. Sabah Köyceğiz Devlet Hastanesi’nde serum aldım. Marmaris’e doğru yola çıktık.

3 Ağustos Cumartesi

….

4 Ağustos Pazar

Akşam üzeri Datça’ya gitmek için yola çıktık. Vardığımız zaman Eski Datça’yı dolaştık.

…..

Datça merkezde de biraz dolaştıktan sonra deniz kenarında yer alan Cafe Inn’de pizza ve makarna yedik.

…….

Konaklama için Ovabükü’nde yer alan Gülbahar Paniyonda çadır kurduk.

……

5 Ağustos Pazartesi

Kahvaltı sonrası deniz keyfi.

…….

Akşam üzeri hem dolaşmak hem de yemek yemek için Palamütbükü’ne gittik.

…………..

6 Ağustos Salı

Deniz keyfi sonrası akşam üzeri gittiğimiz Datça Vineyard’ta gün batımı keyfi..

…………

Datça merkez’de dolaştık. Zekeriya Lokantasında yemek yedik.

……………….

7 Ağustos Çarşamba

Datça’dan Bodrum’a arabalı feribot ile geçmek için sabah erkenden çadırımızı topladık. Feribota binmeden tost-çay ile kahvaltı yaptık.

………….

Bodrum merkezde yer alan Arkeoloji müzesi ve deniz müzesini gezdik.

……………

 

Çin’in Diğer Tarihi-Mete Han

Aşağıda Çin yapımı “Mete Han” filmini kısayolunu koyuyorum ve hararetle tavsiye ediyorum:

https://ok.ru/video/34384906895
 
İnsan ilk başta Çini (muhtemelen bugünkü coğrafyaya göre sadece kısmen) işgal eden bir Türk’le ilgili filminin pek de hoş olmayacağını düşünebiliyor. Seyredince de “biz çekseydik daha iyi yapamazdık”  sonucuna varıyorum. Çin’in diğer tarihi de gerçekten bir kitap adıymış galiba..
 
Hatta daha da  ötesine geçiyorum, seyretmenizi tavsiye etmeyeceğim Amerikan yapımı “Attila The Hun” filmi ile kıyaslayacak olsak bu filmi yapabilen Çinlilere saygıyla yerlere eğilirim; 
 
Kendi adıma filmden değerli şeyler öğrendim;
 * Bir perspektiften çok acımasız, sert olduğu düşünülebilecek Mete Han‘ın bu sertliğinin nasıl içinde bulunduğu insani çevreyle birebir bağlantılı olduğu, ya böyle olacağı ya da entrikalarla bozuk para gibi harcanacağı… Bu “insani çevre”nin de bir tek Türkler değil daha da bile ziyade Çinliler olduğu..  Onun her bir sert hareketinin öncesinde ya bir zehirlenme girişimi, ya öldürücü bir entrikaya maruz kalma, vatan korumasına karşı gevşeklik vb tespit edebilirsiniz..
 
* Belki de 15 Temmuzda şaşırtıcı bir şekilde ayağa kalkıveren o vatana düşkünlüğün ruh kökleri olduğunu düşünebileceğiniz bir çok şey… Erol Göka’nın bahsettiği tarihsel psikoloji için bir dolu güzel veri..
 
* Türklerin din/tanrı anlayışının hakikaten de İslam’la bir süreklilik içerdiğinin gerçekten de düşünülebileceği, bu iddianın basit bir şekilde “ülkücü propaganda” olmadığı/olmayabileceği, en azından dikkate değer olduğu, 
 
* şartlar gözetilmediği takdirde kolayca çılgınca bir zalimlik olduğu düşünülebilen meşhur babasını öldürme anının, (Batılı yaptığında bunun adının bağımsızlık düşkünlüğü olduğuna dair teoriler dinleyebileceğiniz ve kendi adıma dinlediğim) acı ama sert bir meşrutiyet içerdiğini,
 
* babasının “oku at oğlum, ok Gök Tanrı dilemedikçe yaydan çıkmaz” demesinin (baba kendini suçlu hissetmektedir. Zira fettan bir Çinli kadın yüzünden defalarca kendi oğlunun mahvına çalışmaya “dur” diyememiştir, kadının entrikalarını anlamasına rağmen ona mani olacak dirayeti gösterememiştir) ne kadar da meşhur “oku sen atmadın ama Allah attı” ayetine benzemesi…
 
* Aynısını daha sonra Anadolu’daki Türklerin Bizans ve sonrasında Haçlı Avrupa için söylemek zorunda kaldıkları gibi, bu savaş silsilesi basit bir savaşma arzusu değildir “siz onlara baskın olmazsanız onlar sizi alacaklardır” Bu var olma mücadelesidir. Mete Han öyle söyler; ya o Çini alacak ya da Çin onu alacaktır. “Hoş bir sulh” gibi bir seçeneği ortadan kaldıran en azından bu özel durumda Mete Han değil Çinlilerdir.  Nitekim Romalılar da daha İtalya yarımadasından dışarı bile çıkmadan önce “ya büyürüz ya yok oluruz” diyerek bugünkü Batı yayılmacılığının köklerini kurmuşlar. Bu esas doğası hareket olan (Kuran’daki “o her an bir iştedir” ayetini hatırlayın) dünyada durmak düşmek, sonra da esir olmak, sonra da yok olmak  demektir. Durmak yok olma sürecinin ilk etabıdır. “Siyasi idealizmden” hiç hazzetmediğimi saklamayacağım. Siyasi idealistler daha fazla cürmü daha meşrulaşmış bir şekilde işleyebiliyor. 
 
* Siyası fitne-fesadın MÖ 220 ile bugün arasında çok da fazla değişmediğini vb.
 
Neyse bu filmi kaçırmayın.. ?
 
Muhabbetle
 
Not:  İnsanın kendi vatanını, kendi insanını, kültürünü sevmesi ?ile tüm insanlığı, tüm kültürleri değerli bilmesi, içlerinde muhakkak öğrenmeye değer, istifade edilecek bir şeyler olduğunda en ufak bir tereddütü olmaması, hatta bunu uygulamaya dökmesi, hangi milletten olursa olsun insanın insan olması hasebiyle “aziz ve değerli” ?olduğu veya bu imkanı taşıdığı arasında asla bir tutarsızlık görememiş olmaktan GURUR DUYUYOOORRRUUUMMMMMM!!! YİPPUUUU…?

Bilimi Rölatifleştirmek-Dikkat Çekmeyen Varsayımlar

Bilgi felsefesinde öyle bir konu var ki eğer elimde imkan olsaydı herkesin bunu adam akıllı öğrenmesini sağlamak isterdim.

Bu konu bilimde deneysel, gözlemsel, hesabı vb. OLMAYAN boyut yani bilimin yapılabilir olması için zaruri varsayımlar. Bunlarsız olmuyor ama bunlar da bilimsel bilginin değerini radikal bir şekilde rölatifleştiren bir rol oynuyor.

Çağlar içerisinde azıcık değişse de bizim için önemli olmayan anlam farklılıklarını geçip en yaygın kabul edilen haline geliyorum; bu temel kabuller ikiye ayrılıyor; Aksiyomlar ve postülatlar.

Aksiyomlar genelde öylesine temel ki bunlar aklın en temel kanunları gibiler. Kendiliğinden apaçık. Tartışmaya mahal bırakmayacak kadar apaçık.

“A, B’ye eşit B de C’ye eşitse A da C’ye eşittir”

veya

“Parça bütünden küçüktür”

gibi şeyler. Ve önemli olan şu aksiyomlar ispat filan edilmiyorlar, çünkü edilemiyorlar. Bunlar kendiliğinden besbelli, açıkça doğru. İspat öncesi şeyler bunlar. İspat edilirse zaten bunları ispat etmekte kullandığınız şeyler aksiyom halini alıyor, bunlar aksiyomluktan çıkıyor.

Ben aksiyom konusunu tartışmak istemiyorum. Çünkü zurnanın zırt dediği şeyler aksiyomlar değil postülatlar.

Postülatlar aksiyomlar kadar temel değil. Her bilim alanının kendi postülatları oluyor. Hatta her bilim alanı içerisindeki teorilerin kendi postülatları oluyor. Örneğin her ikisi de fizikçi olmasına ve aynı sahayla ilgilenmesine karşın Einstein’ın ve Planck’ın postülatları farklı.

Postülatlar aksiyomlar kadar temel değil demiştik. Hatta bilgi sahasına özel. Aksiyomların aksine postülatlar da bugün değilse bile gün gelip çürütülebilecek, çürütülmeye müsahit bir taraf var. Yani deney/gözlem eleştirisine o kadar da kapalı olmamakla beraber bugünün imkanlarını aştığı için yanlışlanmıyor.

Bazılarını sayacak olursak;

  • Kuvantum fiziğinde “bu boyutta tam bir determinizm olamayacağı o nedenle olasılık hesapları yapılması gerektiği” postülatı. (Ki Einstein yaklaşık ölünceye kadar buna karşı çıkıyor ama bugün Einstein yanlış Kuvantumcular doğru kabul ediliyor)
  • Einstein “Evren homojendir” diyor. Bunu nerden bildiğini soranlara “bu kabulü yapmazsam bilim yapmam imkansız olur” diyor.
  • Newton bir fiziksel ortamda (zaman-mekan yani) meydana gelen fiziksel bir hadisenin (diyelim bir arabanın yol alması) söz konusu zaman-mekanı değiştirmediği varsayımıyla yola çıkıyor. (Bu birkaç yüzyıl sonra Einstein tarafından reddediliyor, ona göre çok büyük kütleler uzayı eğebiliyor, çok yüksek süratler de zamanı yavaşlatıyor. Arabayı DEĞİL zamanı yavaşlatıyor.)
  • Freud insanı aydınlanma düşüncesine bağlı kalarak birey olarak kabul ediyor. Sorunların tüm kaynağını aile içerisindeki ilişkilerde aramakla kendisini sınırlandırıyor.
  • Durkheim insanı birey değil toplumsal bir varlık olarak kabul ediyor. İnsana dair en ama en bireysel gibi gözüken intihar hadisesinin sosyolojik boyutları olduğunu göstermek için ilk esaslı araştırmasını “psikolojikmiş gibi” gözüken bir konudan seçiyor; intihar. Ve sonuçta bunun bile bireysel olmadığını -kendince- ortaya koyuyor.
  • Ölümle ilgili tartıştıklarında Freud “ölüm içgüdüsünü” kelimesi kelimesine alıyor. Jung ise bunu sembolik alıyor. İnsanlar gerçekte ölmeyi değil sembolik ölmeyi istemektedirler; egonun çözülüp tekrar ruhun içine çekilmesi ve yok olması..Burada “kelimesi kelimesine” veya “sembolik” almanın ancak “temel kabullerle” yani postülatlara göre değiştiğine dikkat.
  • Yine Marx’ın toplumsal hadiselerin hepsinin temelinde üretim tarzının olduğunu savunuşu buna karşılık sosyolojinin kurucusu Durkheim’in her tür toplumsal olgunun temelinde din olduğunu varsayışı deney-gözlemden ziyade postülat.
  • En radikali ise matematik gibi bir sahada bile sonsuz adet aksiyom olmazsa bir şeylerin muhakkak ispattan kaçacağını, ispat edilemez olacağını ortaya kayan Gödel.

Tabii bu postülatların bazıları sıradan vatandaşın gözünde bile hayli sırıtan şeyler oluyor;

* İnsanın ihtiyaçlarının sonsuz olduğunu savunan bir ekonomi bilimi postülatı pek çok kişiye “yok devenin nalı” dedirtebiliyor.
* Bir ekonomist “paranın mutluluk ölçütü olduğunu kabul etmezsek (yani ne kadar paran varsa o kadar mutlusun; zenginsen mutlusun, fakirken mutsuzsun) ekonomi bilimi yapamayız” dediğinde kendi cenahından bile fazla destek alamıyor.

Ama çok genele yayılmamış bazı postülatlar da bize dünyanın başka türlü nasıl anlaşılabileceğine dair önemli bilgiler veriyor;

*Antropolog Paul Radin “eğer arada bir insanlarla konuşan bir Tanrı kabulü yapmazsam antropoloji yapmam imkansızlaşıyor” diyor. Zira en küçüğünden (bir Afrika kabilesi vb gibi) en büyüğüne (Batı, İslam, Hind, Çin vb) kadar bütün medeniyetlerin temelinde bir doğa üstü olduğuna inanılabilir nitelikte iletişim (vahiy veya büyük olağanüstü rüyalar) veya macera (bir yeraltı veya öte dünya yolculuğu (hiç değilse fenomenal düzeyde) mevcuttur) Şu anda antropoloji dünyasında hakim postülat ise bu tür hadiselerin hepsini insani veya doğal boyuta (doğa durumundaki insan boyutuna) indirgemektir.

Fazla uzatmayayım. İşte bu postülatlar nedeniyle bilim zannedildiği gibi sadece deney/gözlem ve teori oluşturmadan oluşmamaktadır. Bu postülatlar bilim yapabilmek için zaruridir. Mevcut imkanlarla ispatı yoktur. Newton’un durumunda olduğu gibi birkaç yüz sene alabilir. Yani içinde bulunduğumuz çağın ufku kadardır postülatlar. Elma-armutla bilim yapan adamın aksiyomlarıyla atom altı parçacıkları gözlemleyebilen adamın postülatları aynı olamıyor. Bu nedenle de bilginin üzerine inşa edildiği zeminin kendisi de sabit olmayıp ağırdan ağırdan değişen bir şey oluyor. Bir kaç ayda bir yeni model telefonlar gören nesiller için çok yavaş..Newton-Einstein durumunda olduğu gibi 100’lerce sene bile alabiliyor.

Veya aynı konuları yan yana çalışmalarına rağmen, aynı olguları gözlemlemelerine rağmen bambaşka, hatta birbirine zıt postülatlar oluşturan bilim adamları olabiliyor. Freud ve Jung. Onların bazı hastaları bile ortaktı!!!! (Sabine Spielrein-Bkz. Tehlikeli Metod filmi)

Aynı dönemin sosyologu (Durkheim) toplumsal ilişkileri temele alırken psikologu (Freud) bireyi alabiliyor.

Ama tabii ki bu bilimin işlevselliğini az etkiliyor. Pek çok şey yine Newton’a dayandırarak yapılıyor. Örneğin bir uçak kaza incelemesini Newton kanunlarını esas alarak yaparsınız, Einstein’i değil. Çünkü uçağınız ne güneş gibi büyük kütleye sahiptir ki uzayı eğsin, ne de ışık hızında gidiyordur ki zamanı hızlandırsın. Ama dikkat ederseniz burada bilim “hakikat araştırması” seviyesinden “kullanışlılık” seviyesine geriliyor.

Veya tüm sınırlılıklarına karşın hem Freud’u hem de Jung’u kullanarak insanların sıkıntılarına çözüm getirmek pekala mümkün. Biraz faydacı olmayacağız da ne yapacağız? Acıyı dindirmek de gayet yerinde bir amaç değilmidir?

Sonuçta bir marangozun güzel mobilyalar yapması için muazzam botanik bilgisine veya bir kasabın muazzam zooloji bilgisine ihtiyacı yok değil mi?Fayda pekala da amaç olabilir.

Eğer gençlerimize bir tavsiye çıkaracaksam buradan bu bilimi küçümsemek olmazdı. Bu rölatifliğinin farkında olarak, sınırlarının farkında olarak bilimde ustalık kazanmak ve kendi idealleri için bundan sonuna kadar istifade etmek olurdu. Güzel bulduğum bir deyişle “kurallar aşılmak içindir doğru ama bu onlarda ustalaşanın hakkıdır”. Bu faydacı, kullanışlı haliyle bizim bilime ihtiyacımız var. Vatanımız, milletimiz ve yardıma muhtaç bir dolu insan için.
Ve işte o ünlü “eleştirel düşünce” de “şunu-bunu beğenmemek, burun kıvırmak laf sokmak” değil bilginin içerisindeki deney/gözlem (a posteriori-ilmül ahir) olan ve olmayan (a priori-ilmül evvel) olanları birbirinden ayrıştırabilmek oluyor. Bizim de bunu yapabilen gençlerimize ihtiyaç var, trolden ziyade.?
Muhabbetle

Özgürlük Meşaleleri

Daha önce bir kaç defa değindiğim gibi şu özgürlük meselesinde bir bit yeniği var. Bir yönüyle en asaletli (kim zencilerin özgürlüğüne, kölelerin özgürlük arayışına vb. karşı çıkmayı düşünür ki?) bir şeyken, bir yönüyle de bu asaleti suistimal ederek bir dolu ahlaksızlığı  yüceltmenin bir yolu gibi de durmakta. Zaman zaman torba yasalardan şikayet edilmesi gibi yani. 
 
Siz insanların özgürleşmesini destekliyorsunuz bir başkası gelip “o zaman ihraç mallarına koyduğunuz koruyucu vergileri kaldırın” diyor. 
 
Siz garibanların onurlu bir yaşam sürmesini istiyorsunuz birisi de gelip “o zaman filanca yabancı firmanın ülkenizde petrol aramalarını da serbest bırakmalısınız” diyor.
 
Özgürlük talepleriyle açılan kapılardan hep başka şeyler de geçirilmeye çalışılınıyor. 
 
Ancak bu düşüncelerimin basit bir şekilde “muhafazakar endişeler” olmadığını, insanlığın ciddi bir dolandırılış içerisinde olduğunu gösterebilmek için şahane bir örnek yakaladım. Halkla ilişkiler uzmanı, Freud’un yeğeni Edward Bernays’in çevirdiği numaralar. Bununla ilgili kısa bir bilgi; Edward Bernays
 
Daha detaylı, resimler de içeren ama maalesef ingilizce bir yazı da burada; 
 
 
Olay şundan ibaret; bu amcam propaganda, ikna yöntemleri, kitle psikolojisi, halkla ilişkiler uzmanı. 
Vaktiyle 1. Dünya Savaşının sonrasındaki dönemde, Amerika’da erkekler sigara içse de kadınların toplum içinde sigara içmesi kabul edilir değilmiş ve gerçekten de içmiyorlarmış. Bir şirketin talebi üzerine bu amcam kadınlara sigara içirebilmek için Lucky Strike isimli sigarayı New York’ta bir Paskalya kutlamasında “kadınlara özgürlük meşalesi” adı altında içirerek bir kampanya başlatmış…
Özgürlük meşaleleri sigara yani… Resimlere bakarsanız döneminin anlayışına göre alımlı, karizmatik bayanlar, başkaldıran, tabu çiğneyen modda bugünde epeyce rant yapabilen sloganlarla (kendine inan-tatlı yerine sigara alırsan ince kalırsın vb.) sigarayı cazip bir şekilde sunmuş ve gerçekten de bu kampanya başarılı olmuş, sigara satışları artmış.
zgürlük meşaleleri - Özgürlük Meşaleleri
Bazı  kadınlar da kabul edilmez bir şeyi toplum içerisinde açıktan açığa yaptığı için “cesur ve asi” havalarına girmişler.
 
Dehşet verici değil mi? İnsanlıkla nasıl oynanıyor. 
 
İsteyenin bunu daha ileri araştırması çok kolay.  Internete Edward Bernays Torches of freedom Lucky Strike Özgürlük meşaleleri vb kelimelerinden bazılarını yazmanız yeterli. Dahasını isteyenler Edward Bernays’ın Propaganda isimli kitabını bulup okuyabilirler.
 
Bugünlerde de pek çok havalı-civalı özgürlük propagandası da aynı cinsten değil midir? Cinsellikle ilgili, kendini ifade ile ilgili, kıyafetlerle ilgili vb vb. İnsanlar şaşkına çevriliyor. Bir müddet önce ahlaksızlık olarak görülen şey bir müddet sonra “özgürlüğü temsil eden bir şeye” dönüşüyor. İş burada bitse sorun yok. Kabul edilemez şeyleri yaparak tarafına hava atan bu kadınların ellerinde attıkları havadan başka bir şey kalmıyor. Yanlış hayatlar sürüyorlar. Bir kısmı sefil, perişan oluyor ve bir başka kısım salak da bunların çok perişan olmayanlarına veya perişanlıklarını yeterince saklayabilenlerine bakıp onlara özenip “Daha Kaliforniya’yı görmeden Kaliforniya sendromuna girip” rezil rüsvan oluyor.

Beni ilgilendirense en ziyade kendi gençlerimiz, kendi insanımız..

Çok örnek yazmaya gerek var mı yoksa herkes yeterince örnek biliyor mu? Galiba bu konuyu yeterince tekrar ettim değil mi? Özgür olacağım diye rezil rüsvan olan bir dolu kişi. İntihar eden, uyuşturucudan ölen, ömrünü telef eden, maskara olup aklı başına yaşlılığa doğru gelen bir dolu insan. Örneklere girmeyeyim. Bu yazıdan amacım bu “Özgürlük Meşaleleri” ve “feminizm” arasındaki çarpık ilişkiyi anlatmak sadece.

Elin açgözlülerine kolay av olmamak için gençlerimiz de genç olmayanlarımız da “Moda” “özgürlük” “racon” vb adına çağrıldıkları ama biraz tuhaf duran şeylere bir de bilgeliğin gözüyle bir bakmayı öğrenmeliler.

İnanıyorum ki;

*atasözlerine
*anne-babalarına
*yıllarını boşa geçirmemiş ihtiyarlara
*dindarlara,
*geleneksel ahlak anlayışına
*İnsanlığın büyük bilgelerine veya doğrudan dine de bir söz hakkı verdiklerinde bilgece alternatif görüşlerin gayet yakın olduğunu görecekler.

Muhabbetle